29 Mayıs 2017
SON HABERLER:

Anket

Sizce erken seçimlerde hangi parti oy kaybeder?





Sonuçlar


İsmail Bahar
İsmail Bahar

İsmail Bahar (7)

Pazartesi, 24 Nisan 2017 12:27

Nisan bahar türküsüdür

Yazar İSMAİL BAHAR

Nisan bitmek üzere, gec kaldığımı biliyorum ‘bahar’ demeye...

Mart’ın 1’ini, 21 Mart’ı ‘bahar’ başlangıcı kabul edenlerin ardından, Nisan’ın alıp başını gitmesinden sonra ‘bahar’ demeye, ‘Nisan bir bahar türküsüdür’ demeye geç kaldığımı biliyorum...

Bahardan ürkenler varken; her bir mevsimin, ayın aydınlığına, bahara,nisana kara çalanlar varken korkuyor insan aydınlık sevdalarını söylemeye...

Korkusu bu sevmenin kıymeti bilinmeyecek diye...

Yoksa ‘‘kınayanın kınamasından korkmak’’ değil bu!...

Ne korkacağız!

Hazan soluklayanlar çekinsinler!

Bahar geldi, canlandı çoktan nisanı kucaklayan toprak...

Kıymeti artar ya umulanın, kavuşma gecikince...

Kavuşmamız sevdasını arttırdı nisanın...

Sıcaklığının değeri arttı nisanın...

Bu sene mevsimin geleneklerinin çok çok ötesinde bir serinlik var nisanda...

Yağmur az, kar çok kimi yerlerde...

Mevsimin meltemleri yerini alamamış, kıştan kalma soğuklar esmekte...

Değil mi ki nisandır, kışın soğuğunu safdışı edip yemyeşil bahar meltemlerinin soluğunu duyurmakta...

Bugün 24’ü olsa da nisan bir heves uyandırmakta nefes alıp vermeye...

Yaradan bu nefeslerin rüzgarını, nesimini canla, baharla, hayatla, aşkla doldura...

Nisan bahar türküsünü söyleye.

Nisan kıymet bilene güzeldir. Kıymet bilenlerden Ali Çolak’a kulak vermeye ne dersiniz? Ali Çolak hoşsohbettir, o da sohbetin kıymetini bilene!... Uzunca sürsün sohbetimiz. Hem nisan hem de sohbet niyetine:

‘‘Bir arkadaşım, her sene ayın birinde arar, 'nisan'ımı tebrik eder.

Bu kez, dalıvermiş dünya işlerine; 'üç'ünde aradı, özür diledi. Nisanlaştık. Bizimki ta eski zamanlardan, İzmir günlerinden kalma bir alışkanlık. Gün batımlarında bir yerlerde, mesela İkiçeşmelik Parkı'nda buluşup oradan denize, uzaklara bakardık. Aylardan nisan olurdu, içimiz içimize sığmazdı. Şiirler okurduk orada, yolculuklar düşlerdik. 

Nisan, o gün bugündür, içini pek çok şeyin, bahar sarhoşluğunun, çiçek açmış kirazların, tren yolculuklarının, mektupların ve şiirin doldurduğu bir anlamlar bütünüdür. Nisanları kutlarken biraz da geçmişe döner, o gençlik çağlarını anarız biz. Nisan 1 dedi mi, yeni bir yaşa giriyor gibi, başka bir dünyaya adım atar yahut, nasıl demeli, kabuğundan sıyrılıp hayata yeniden doğar gibi büyük bir inkılap yaşar ve günlerimizi bir süre bu sarhoşlukla geçiririz. Velhasıl nisan, aramızda adı konmamış bir bayramdır ve biz onu, kimselere haber vermeden kutlar dururuz. 

O arkadaşım -ki kendisi de şair ve hikâyecidir- nisanı daha çok yaşamayı tercih etti, bense yazmayı... Şu geçen yirmi yılda ne çok 'nisan' yazısı geçmiş elimden! Nisan'a biçmediğim elbise, büründürmediğim kılık kalmamış. Tutup eylüle âşık etmişim. Bir muâşaka hikâyesi çıkarmışım nisanla eylülün uzak bakışmasından. Sonra bir gün, 'yeter artık' dedim, 'bir daha nisan yazmayacağım!' Şimdi, uzun zaman sonra, o sözümü unutup yeniden bir 'nisan' yazısı yazıyor buldum kendimi. 

Nisan'ın sadece bir ay adı olmadığı doğrudur. Bütün duygularımız ve uzviyetimizin geçirdiği sarsıntılarla başka bir iklime girer gibi 'uyanırız' nisana. Fazlalıklarımızdan kurtulmak isteriz, yeni kararlar alırız gelecek günler için. Yeni yolculuklara cesaret buluruz. Yeni kitaplara, yeni yazılara, yeni şarkılara... Daha önemlisi şudur: Nisan, bize yepyeni bir 'bakış' armağan eder. O sabahlarda ve nisan akşam üstülerinde bir şeyleri fark ederiz çünkü. Nisanın bu fark ettirici tesirine hayranlık duymamak imkânsızdır. Belli ki ruhumuzun gözeneklerini açar ve bizi, gören bir göze, duyan bir kulağa kavuşturur. Fark etmek, insanın adamakıllı dönüşmesidir. Bedenin hayatından ruhun hayatına doğru... Dünya başka türlü görünmeye başlar artık gözümüze, varlıklar biçim ve anlam değiştirir. 

Marguerite Yourcenar'ın, o ünlü "Wang-Fo Nasıl Kurtarıldı" öyküsünde ressam Wang-Fu'nun çırağı Ling, ustasını tanıdığı akşam dünyayı, varlıkları yeni bir gözle görmeye başlar. Ben, bu akşamı, hep bir nisan akşamı gibi düşünürüm. Wang-Fo'nun, bir sarhoşun resmini yapmak üzere gittiği meyhanede tanışmış ve gece yarısı çıkmışlardır. Ling, elinde feneriyle ustayı evine götürüyordur: "O gece Ling, evinin duvarlarının sandığı gibi kırmızı olmadığını, gerçekte, çürümeye yüz tutmuş bir portakal renginde olduğunu fark etti. Avluda, o zamana kadar kimsenin dikkatini çekmemiş olan bir çalı bulunduğunu gördü ve bunu saçlarını kurutan bir kadına benzetti. Geçitte, duvarın çatlağındaki bir karıncanın ürkek yürüyüşünü seyretti ve bu hayvancıklara duyduğu tiksintinin ansızın silindiğini hissetti. O zaman Ling, Wang-Fo'nun kendisine yepyeni bir algıyla yeni bir ruh armağan ettiğini anlayarak, ihtiyara, annesiyle babasının öldükleri odayı açtı." 

Ressam ile çırağı, bir gün yola çıkarlar. Hikâye, bu yola çıkış sahnesiyle başlar. Bir nisan sabahı olmalıdır bu... "Yaşlı ressam Wang-Fo'yla çırağı Ling, Han Krallığı'nın yollarında ilerliyorlardı. Yavaş yol alıyorlardı, çünkü Wang-Fo geceleri gezegenleri, gündüzleriyse kızböceklerini seyretmek için duraklıyordu. Yükleri hafifti; çünkü Wang-Fo eşyaların kendilerini değil, imgelerini severdi ve dünyada fırçaların, çini mürekkeplerinin, lake boya kutularının dışında hiçbir şeyin sahiplenilecek kadar değerli olmadığını söylerdi." 

Bir nisan sabahı yola çıkmışsanız, her şeyi, belki dünyayı bile terk edebileceğinizi düşünürsünüz. Yürüdükçe ağırlıklarınızdan kurtulmak istersiniz. Geride dünya küçülür ve siz 'gayr yerler görmek, özge safâlar sürmek' üzere, önünüzde açılan ruhanî evrenin içinde kaybolur gidersiniz. 

Nisan, eski nişanlımızdır bir bakıma. Bütün sırlarını biliriz birbirimizin. Ne kadar gelecek günlere, başka hülyalara gitsek de eski defterleri yeniden, yeniden açtırır. Bu yüzden, ebedi gençliktir nisan. Ona mutlaka ve daima dönülür.’’

Nerelerdedir nisanı böyle anlatan Ali Çolak? Mavisini yitirmiş yaşamayı mı aramaktadır münzevicesine? Çorak toprakların baharını mı yeşertmektedir?

Çorak deyince... ‘‘Nisan ayların en zalimidir’’, diyor ‘‘Çorak Ülke’’ şairi Eliot, ‘‘gövertir’’...

Karın, kışın ardından yeşermenin, filiz vermenin zalimliği kime?

Hangi çorak gönüllülere?

Kim zalimse bahar ona zulmdür, nisan ona zalim gelir.

Karanlıktan hoşlanan yarasadır, mı derdi şair?

Karanlıktan hoşlanan. Ona zulümdür aydınlık, ona zalimdir bahar.

Baharı, baharda gövermenin güzelliğini göremeyenler olduğu gibi güzde göverme heyecanı yaşayanlar vardır İsmet Özel gibi:

‘‘bu gövermiş güz günleri çıldırtır

çileden ve kitaplardan çıkarır insanı’’

İnsan güzü, hazanı bile görmeyi biliyorsa o da nisandır insana, kaldı ki nisan?!...

İSMAİL BAHAR | UKRAYNAHABER.COM


Bahar vakti kar yağar mı?

En azından hiç beklemeyiz yağacağını.

Cenâb-ı Hakk’ın umumî âdetleri içerisinde beklemediğimiz bir şeydir.

Bazen olur baharda da kar yağar...

Bazen görülür kışda bahar cilvesi...

Karın bembeyazında gökkuşağını görmek...

Ümidini hiç yitirmeyene...

Karda, kışta bahar...

Bazen olur ya, baharda kar görürüz...

Bahar ayında bakarsınız ki kimi ağaçların etrafı kar yağmışçasına bembeyaz...

Kayısı ağacı çiçeklerini dökmüş...

Kayısı ağaçları gelinliklerini giyindikten sonra, kuğular gibi salındıktan sonra bir de böyle güzellikler sunar bize tabiat sergisinden, meşherinden...

Bembeyaz yapraklarının arasına saklanmış pembe taçlar...

Pembe beyaz ne güzel bir kucaklaşma....

Dallarının kahverengi tonu ne güzel...

Bahar yağmuru tonu varsa bir de gökyüzünde...

Seyrine doyulmaz o güzelliğin...

Pembe, beyaz, kahverengi ve yağmurlu mavi...

Rengârenk, rengâhenk....

Hevenk hevenk gökkuşağı...

Ağacın, çiçeğin tesbihi...

Yaradan’a ibadetleri...

Renk renk...

Güzelliğinin tecellileri Allah’ın...

Renk renk...

‘‘… ağaçlar da (Allah’ın önünde) secde eder, (O’na, kanunlarına tam teslimiyet halindedirler).’’ (55/Rahmân Sûresi/6)

Birer ayet her bir çiçek…

Sayfa sayfa…

Ağaçlar kitap

Cilt cilt…

Kış apayrı, bahar bambaşka  güzel

Görebilene, okuyabilene...

Ne demişler:

Görenedir, görene! Köre ne?!..

Kış,baharın müjdecisi, bahar çiçeğin...

Derdimiz bir çiçek değil mi?!...

Kayısı ağacı çiçeklerini dökmüş...

Kayısı ağacı çiçeğini dökmüşse bahar iyicene gelmiş demektir...

Radyo Nağme açık...

Denk gelecek ya...

Bir şarkı yükseliyor çiçek çiçek:..

‘‘Bir çiçek görürsen boynunu bükmüş
Bir ağaç görürsen yaprağını dökmüş’’

Bakmayın siz o şarkının hüzün dolu oluşuna…

Çiçeğin dökülmeye başlaması bahar demek değil miydi?

Kayısı ağacı çiçeklerini dökmüş...

İlk olarak kayısı ağacı çiçeğini döker...

Hangi şiirdi o

BİR KAYISI AĞACI

Şair A. Kadir

Evet böyle diyor şiirinde, İbrahim Abdülkadir Meriçboyu…

Çiçeğin güzelliğinin vurgusu mu etkilesin bizi?!..

Yoksulun sırtından doyanlara mı kızalım?!..

Şair içiçe sarmış duyguları…

Rabbim yokluk yaşatmasın

El açtırtmasın…

Refik Durbaş bir yazısında şunları aktarır: ‘‘ Hapishaneler misali “sürgün”ler de şairlerde, yazarlarda derin izler bırakır ve bunlar bir biçimde yapıtlarına yansır. Bu anlamda zengin bir sürgün edebiyatımız var, denilebilir. Nitekim Kadir Abi’nin Kırşehir sürgününde yaşadıkları elbette dizelere dökülecektir. İki şiirini unutamıyorum: Biri “Hoş Geldin Halil İbrahim”, öteki ilk kez 1962’de kısa bir süre yayımlanan “Büyük Gazete”de okuduğum “Bir Kayısı Ağacı”...İki şiirin de ortak kahramanı köylü İbrahim ile bir kayısı ağacı...

Kadir Abi, “Bir Kayısı Ağacı”nda köylü İbrahim’in yol vergisini ödeyemediği için ailesinin besin kaynağı tek kayısı ağacının nasıl altı liraya odun olarak kesildiğini anlatır. “Hoş Geldin Halil İbrahim”de ise gurbete çıktığı için ürünü sahipsiz kalan İbrahim ve köylülerinin mallarına bir ağanın el koymasını resmedecektir. ’’

Rabbim yokluk yaşatmasın…

Ne tefekkürümüze, ne emeğimize…

Tefekkür edecek o kadar çok şey var ki…

İnanıyoruz ama cahiliye adetlerimiz bitmemiş

Bahar çiçekleri açmış ama görmüyoruz…

Medet Allahım!

Gördükçe güzellikleri, inşaAllah iyi insan olacağız...

‘‘.... çevreye kokular salan çiçekler gibi incelir, zarifleşir ve şiirleşiriz.’’ (SIZINTI,MAYIS 1992)

Şiirlerin güzelliğiyle:...

Kayısı Ağacı

Yayılmış dağlara bayırlara kırlara
Açıyor kayısı çiçekleri dalga dalga
Baharın geldiğini müjdeliyor tabiata
Sevgi mutluluk saçıyorlar yan yana

Bembeyaz oluyor bahçeler bağlar
Açılan çiçekleri bir birini kovalar
Yeşillenir tabiat ağaçlar bayırlar
Yemyeşil olur küçük meyveler dallar

Çağlası hemen yenmeye başlanır
Olgunlaşınca kayısısı tatlanıp ballanır
Ne de güzel sararıp dallarda saklanır
Dertlere deva hastalara şifa olunur.

Soğuk vurmazsa açılan çiçeklerine
Mahsül bol olup güzel para edecek
Memlekette çiftçinin yüzleri gülecek
Damatlar gelin adayları halay çekecek

Tefekkür etmek için kapıları açılır
Çiçeklerin meyvelerin seyri saçılır
Yeşillenerek çevresine oksijenler dağıtır
Fakir fukaranın sevincine neşe katılır
Necati Tarak

Kayısı ağacı..

Gelin çeyizine işlenen nakış gibi,
Mart ayı oldu mu,
Bellerdi babam,
Kökünün çevresini..
Çağalaya dönüşünce çiçeğin
Serçenin ötüşü gibi,
Kırkında bir bebeğin gölüşü gibi,
Baktıkça artırırdın anamın neşesini..

Evimizin önünde,
Sen bir kayısı ağacıydın..
Gölgen azıcık nar kokardı,
Azıcık da kiraz..
Demek kışlık odun oldun da,
Alıp getirdiler seni çarşı pazara..
Peki babam ardın sıra nasıl baktı?
Bilirim anam ağlamıştır biraz..

Demek kışlık odun oldun ha!
Çekin elli yeni lira..

Bahri Kayaoğlu

Şiirin güzelliğiyle…

Ben bir kayısı ağacıyım
Kırşehir'in Dinekbağı'ndan.
Küçücük bir ev önünde yaşarım yapyalnız.
Yılda bir çiçek açar,
yılda bir kayısı veririm,
avuç içi kadar.

Yaz olur,
bir kadın silkeler dallarımı,
bir çocuk yerde bağırır,güler,
bense hoşnut olurum.
Hem zaten benim
ne söğütler gibi nezaketim vardır,
ne kavaklar gibi gururum.

Ben bir kayısı ağacıyım
Kırşehir'in Dinekbağı'ndan.
Dinekbağı'nda üç insan severim,
bir çocuk,
bir genç kadın,
bir genç adam,
benim kadar sessiz sedasız,
benim kadar halim selim.

En güzel ay nisan ayı,
toprak yumuşak yumuşak,
en güzel ay nisan ayı.
Yağmur yağdı,çiçek açtı,
bir hoş oldu içerim,
en güzel ay nisan ayı.
Kavaklar uzakta upuzun,
bir sağa,bir sola,
başı döner kavakların.
Ben bir kayısı ağacı,
başımda çiçeklerim.

Ben bir kayısı ağacı,
üç insan severim:
bir çocuk,
bir genç kadın,
bir genç adam.
Çocuğun adı Ahmet,
kadının adı Fatma,
adamın adı İbrahim.
Ahmet küçük ve sarı,
Fatma tombul ve beyaz,
İbrahim uzun ve narin.
Bir tek toprak odaları var üçünün,
toprak odanın bir tek penceresi.

Ben bir kayısı ağacı,
bazan eğilir bakarım odaya,
yerde bir eski yatakla yorgan görürüm,
duvarda bir eski kırık ayna,
yerde bir eski kilim,
bir eski hasır.

Bir kayısı ağacı,
bazan eğilir bakar odaya,
çiçeklerinden utanır.

Dün gece gaz yakamadılar,
ayışığında gördüm üçünü.
Üçünün suratı asık.
Önce oturup
zeytin ekmek,taze soğan yediler,
sonra baktılar birbirlerinin gözüne,
sonra esnediler.

Gökyüzü bembeyazdı.
Gökyüzü çiçeklerimin renginde.
Gökyüzünde kavaklar..

Fatma uzandı İbrahim'in yanına,
sağa döndü.
Tombul,beyaz yüzü pencerede,
gözleri açık durdu sabaha kadar.

Çiçeği en önce kayısı döker.
Ben bir kayısı ağacıyım,
döküyorum çiçeklerimi.
Yer beyaz beyaz,
başım yeşil yeşil,
kayısılarım memede.

Haziran gelecek,
güneş yakacaktır tepemi,
kayısılarım balla,şekerle dolacaktır.
Ben bir kayısı ağacıyım,
haziran gelecek,
avuç içi kadar kayısılarım
Ahmet'in ekmeğine katık olacaktır.

Ben bir kayısı ağacıyım.
Kötü bir düşüncedir almış beni.
Geçti bağları budama zamanı,dedim,
dedim,İbrahim gene boşta

Kesildi dedim İbrahim’in yevmiye iki lirası

Dedim çarşıda dört döner ibrahim,
dedim ekmek parası,
zeytin parası,
gaz parası.

Dedim, insanlar
neden yaşatılmıyor
ağaçlar kadar olsun.

Ben bir kayısı ağacı.
Fatma'nın,İbrahim'in,Ahmet'in
yumurtası,şekeri,eti.
Gittikçe artmakta kederim.
Günlerden pazartesi.
Gene geldi,elinde çanta,o şişman adam.
Şişman adam bir düşman gibi beni seyreder,
ben şişman adamı bir düşman gibi seyrederim.
Durmuş İbrahim kapıda,
yüzü dalgın ve sinirli,
bakıyor eli çantalı şişman adama.

Şişman adam uzattı gövdeme elini,
pencereden korkmuş kuzular gibi baktı Ahmet,
büktü boynunu kuzular gibi.
Ben bir kayısı ağacı.
Gövdemde sarı kağıt.

Yol parasını verememiş İbrahim,
verilmiş haciz kararı.
Yapmayın, dedim.
yılda bir çiçek açarım,dedim.
Etmeyin,dedim.
ekmeğe katık oluyor kayısılarım,dedim.

Bir öğle vakti baktım,
kavaklar uzakta upuzun,
bir sağa,bir sola.
Ben kışlık odun,
altı lira

1947, Kırşehir


İSMAİL BAHAR | UKRAYNAHABER.COM

Yağmur bu!

Nasıl da, tıpır tıpır sesiyle kâinatı velveleye veriyor?...

Müziği kapattım. Biraz üşüyor da olsam pencereyi açtım hemen. Yağmurun kokusuna, sesine yöneldim…

***

Yağmur, sesiyle bir coşkunun ifadesidir kimi zaman.

Kimi zaman da bir hüznün sesidir.

Ruhumuzun sesidir yağmur.

Hislerin, heyecanların adıdır.

Canımız sıkılır, içimiz daralır…

‘‘Can garip, can suskun, can paramparça’’ der ya Ahmed Arif…

O vakitlerde… İşte o zaman yağmur…

Belki sızımızın sesidir.

Acıdır…

Sızı olmuştur yağmur… Acı acı yağar …

Feryattır. Vaveylâdır. Nârâdır. Susuştur. Ağlayıştır. Hıçkırıktır.

Yağmur bu!

Ah gene radyoyu açmışım!.. Radyo Nağme açık…   Daha önce hiç duymadığım bir şarkı denk geldi:… Yağmurla Ağladım…

Musıkî  de yağmurdur… Yağmur da musıkî… Ağlaşırlar başbaşa…

Yağmur bu!

Ağlamaz ya hep?!...

Acıyı da bal eyler bazen…

Mutluluk çığlığı olur.

Sevinç sedası.

Yağmur bu!

Tebessümdür.

Dudaklarımızda inceden bir tebessüm belirir.

Gizlemeye çalışırız.

İçimiz kıpır kıpırdır.

Yağmur bu!

Berekettir, bolluktur, bârân-ı rahmettir yağmur...

Yağmur bu!

Damlaları adedince deriz ya hani:...

‘‘ Katarâti’l-emtâr...’’

Yağmurların damlaları adedince...

‘‘Vağfirlenâ,Verhamnâ,Ve’l-tufbinâ’’

Bizi bağışla, bize merhamet et, bize lutfet!...

Yağmurların damlaları adedince demek ne demek?

Sayılabilir mi bu çokluk?

Teraziye gelir, mezruya vurulabilir mi?

Duâ’nın bereketi midir yağmurun damlalarının sayısına yansıyan, yağmurun damlalarının adedi midir yoksa duâ’yı bu derece çoğaltan?

Su toprağa değmiş, duâ dudağa...

Yağmur yere yağmış, sonsuzluk ellere...

Duâ, yağmur...

Yağmur, duâ...

Yağmur bu!

Efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem’in dilinde:

‘‘Allah’ım, bol yağmur, faydalı yağmur (ver).

Yağmur bu!

Duâ…

Yağmur taneleri adedince melekler mi iner yeryüzüne?

Melekler de amin der mi duâmıza?...

Duâ etseydik…

Melekler de amin der mi duâmıza?...

‘‘Yağmur duasına çıksaydık dostlar,

Bulutlar yarılır, hava açardı.

Şimdi ne ihtimal, ne de imkân var.

Göğe hükmetmekten kolay ne vardı,

Yağmur duasına çıksaydık dostlar!

Ben geldim geleli açmadı gökler;

Ya ben bulutları anlamıyorum,

Ya bulutlar benden bir şeyler bekler.

Hayat bir ölümdür, aşk bir uçurum;

Ben geldim geleli açmadı gökler.’’ (SEZAİ KARAKOÇ)

Melekler de amin der mi duâmıza?...

İSMAİL BAHAR | UKRAYNAHABER.COM


Pazartesi, 11 Nisan 2016 15:00

Nisan

Yazar İSMAİL BAHAR | UKRAYNAHABER.COM

Ağaçlar çiçeklerini ne zaman açmaya başlar? Aslında bizim gönlümüzün onları çiçeklerini bezenmiş olarak gördüğü zaman...

Şu mevsim, falanca ay değil de bizim yüreğimizde bahar yeşerdiğinde...

Sular çağıldadığında... Tomurcuklar patladığında... Kuşların cıvıltılarını işittiğimizde... Güneşin doğuşunu seyrettiğimizde...

Ya bu güzellikler sergisinden geri kaldıysak!...

Uyuya mı kaldık yoksa? Görmedik mi bağrında sonsuzcasına güzellikleri sakladığını tabiatın...

Evet, her dem bahar... Ama hele martın sonları, nisan oldu mu apayrı güzellikler sergisi serilir.

Baharda baharı bilmeyenler kışta hiç mi hiç bulamazlar baharı.

Ümit ne güzel şeydir Allah’ım!  Bakmayın siz Friedrich Nietzsche’nin, ‘‘Umut en büyük kötülüktür çünkü işkenceyi uzatır.’’ dediğine diyecektim karşıma ona ait başka bir söz daha çıktı: ‘‘Güçlü bir umut, yaşam için ortaya çıkmış herhangi bir tek gerçek mutluluktan çok daha büyük bir uyarıcıdır.’’ ümidi hep taze tutmak, canlılığı hep yaşatabilmek lazım.

Her bahar içimiz canlanır, çiçekler açıverir. Baharı severim ben. Hoş kim sevmez ki?! Hele nisan, hele nisan... Kıpır kıpırdır her taraf... Kimi yerlerde martın sonlarında tüllenen çiçekleriyle kayısı ağaçları nisanda tamamen bir cümbüştür. Beyaz ve pembe... Hafif yağmur tonu taşıyan gökyüzüyle de yanyana gelince seyrine doyum olmaz o güzelliğin.
Nisan böyle coşturur tabiatı. Yağmuruna ne demeli? Nasıl da coşkundur bütün sakinliğine rağmen? Nisan yağmuru, ebr-i nisan...

Fuzuli dehrden kam almak olmaz olmadan giryan
Sadef su almayınca ebr-i nisandan güher vermez


Ağlamadan maksada ulaşmak mümkün değil dünyada. Sedef de nisan yağmurundan istifade etmeyince inci vermez.

Yümn-i na’tünden güher olmuş f(/F)uzuli sözleri
Ebr-i nisandan dönen tek lü’lü-i şehvare su


Seni övmenin bereketinden fuzuli sözler inciye dönmüş.  Nisan yağmurundan düşüp şahane bir inciye dönen su gibi.

Halkın(/Herkesin) istidadına vabestedir asar-ı feyz(i)
Ebr-i nisandan sadef dürr-i dane ef’i sem kapar

(İsmail Beliğ, Miri)


Herkesin, halkın, yaratılmışların kabiliyetine bağlıdır istifade edebilme eserleri. Nisan yağmurundan sadef inci, yılan da zehir kapar. Evet, nisan yağmuru rahmettir, berekettir, canlılıktır, diriliştir de... Birileri o nisandan zehir kapmaya çalışır.
Oysaki...
Nisan, bahar. Nisan, yağmur. Nisan, yeni açmış çiçek. Taptaze, kıpır kıpır. Nisan, kımıl kımıl... Burcu burcu, ıtır ıtır... Nisan, umut. Nisan, heyecan. Nisan,  ekmeğin kokusu. Nisan,  ümit. Nisan, bahar.

NİSAN
Bugün tenler, bütün gül;
Bütün yüzler, ilahi

Bugün kavs-i kuzahlar
Çizerler havzumda mahi

Yağan, baran-ı nisan
Itırlar, ıtırşahi!

Yoruldum... camı, kendin
Gelip doldur sürahi

Keder, endişe, encam...
Bu akşam, hepsi vahi!

Yağan, baran-ı nisan
Itırlar, ıtırşahi!

Semendir, fesleğendir,
Şakaayıktır nevahi...

Bu mevsim, tabemahşer
Devam etsin, ilahi

Yağan, baran-ı nisan
Itırlar, ıtırşahi!

(Arif Nihat Asya)


Nisanı umut, umutu azık bilmek. Her an bahar yaşamak ne güzel!
Acı çeksen de çile çeksen de – değil mi ki bahar için- baharı bilmek ne güzel!
Zulme maruz kalsan da, ‘‘Onlar zehir alsınlar nisan yağmurundan, ben inci yetiştirme yolundayım.’’ diyebilmek ne güzel!

Ölüm ayrılık ama bize bayram sevinci,
Hoşnud ise Yaradan yolda bulunmuş inci.
***
(Kırık Mızrap)



Ne sıkıntı çekilirse çekilsin, hayat yitirilsin Her Şeyi ve Ümidi Yaratan’a tevekkülle, O’nun Baharı’na olan ümitle aşılmaz yol yok...

Hakk’a varan yollarda yokuşlar bile pek hoş...!
***
(Kırık Mızrap)


Yokuş da yok... Yollar dümdüz... Mevsim nisan... Her an baran-ı rahmet... Nisan... Bahar... Yağmur...
Nisan yağmuruna, baran-ı nisana başını açmak ne güzel!

Arif Nihat Asya’ca görmek ne güzel!...  Tenlerin, yüzlerin ilahi gül imzasını görmek, balıkların sularda gökkuşakları çizdiğini görmek... Kokuların şahane ıtırlar olduğunu hissedebilmek, baharı, nisanı nefeslenmek ne güzel! Kederlerin, endişelerin boş olduğunu bilmek, baran-ı nisandan nasiplenenlercesine şifalanmak ne güzel! Nisan, yaseminlerin, fesleğenlerin, şakayıkın her tarafı sardığı bir mevsimdir. Mahşere kadar devam etsin bu mevsim Allah’ım. Nisan yağmurları yağsın, ıtır ıtır, püyür püyür tütsün her yanda ümidin sesi.

Bu sesi duymak ne güzel!

İSMAİL BAHAR | UKRAYNAHABER.COM


Perşembe, 07 Nisan 2016 15:25

Kandil

Yazar İSMAİL BAHAR | UKRAYNAHABER.COM

Neden kandil deriz bazı gecelere? Her gece aydınlık olabilecekken...

Geleneklerimizin, yüceliğini ifade adına bazı geceleri adlandırışıdır bu. O geceler mübarektir. Mübarek kandil geceniz size de mübarek olsun, mu demek lazım?!...

Geceye kıymet vermiş Yaratan... Gece mübarek, biz de değerlendirebilirsek bize de mübarek...

Geleneklerimiz adlandırdığı gibi bu geceleri tatlandırır da... Helvalar, simitler... Pastaneden alınan kandil simidi paketleri... Beyaz paketlerin üzerinde yeşil çizgilerle cami resimleri... Apayrı motifler çocukluğum adına. Komşulara ikramda bulunulurdu. Komşular ikramda bulunurdu. Bazı komşularımız irmik helvaları yapardı. İrmik helvaları, onun içindeki küçücük beyaz fıstıklar... Annem hep un helvası yapardı... Yapardı diyorum... Canım anamla o kadar uzun zaman dilimi oldu ki kandillerde beraber olmayalı... Son bir iki kandilde beraber olduğumuzda da onu yormamak adına engel olmaya çalışmıştım -aslında çok da arzu ediyordum- ama o gene döktürmüştü. Hele gurbetimizi sılaya sadece sofrasıyla değil her haliyle çevirişi yok muydu?

Anneler, anam; kandil gecelerinde sair gecelerde, diğer vakitlerde olduğu gibi ellerimizi ellerine alışları, dilimizi duaya yaklaştırışları yok mu?

Gurbet onlarsızlıktır zaten... Gelişleriyle gurbeti vatan edişleri... Allah’ı öğreterek O’ndan (cc ) habersiz benlik ülkelerimizi Allah ikliminden haberdar edişleri... Çocuk dünyamızı kocaman –üç yaşına varmak üzere olan oğlumun ifadesiyle komacan- edişleri... Ellerimizi Allah’a açtıran annelerimiz...

Ayrılmış sevgili oyuncaklardan
Kırmış küçücük şişelerini
Ve her şeyden her şeyden sonra
Bu eller miydi Allah’a açılan!
(Fazıl Hüsnü Dağlarca)

Ellerimizi açalım Yüce Mevla’ya, günahsız çocuklarımızla açalım ellerimizi, biz çocuklarını hala ve hep günahsız bilen annelerimizle, babalarımızla...

Annem, anacığım babacığımla beraber umredeler...

Kâbe kapısında yapılan dualarla Ya Rabbi...

Çocukluğun saf iklimine ulaştır bizi. Komşularının kandilini ‘‘Yağ satarım bal satarım’’ şarkısıyla ‘‘kutlamaya’’ çalışan çocukluğumuzun umuduyla doldur günlerimizi.

Komşuluğu yeniden öğret bize Ya Rabbi. Bir dilim tatlının geceyi hatırlatmak adına komşu kapısını çalmaya vesile oluşunu yeniden yaşat bize Ya Rabbi.

Mevlid-i Şerifler okunurken Veladet Bahri’nden; ‘‘Doğdu ol saatte ol Sultan-ı Din/Nura gark oldu semavat ü zemin’’ mısraları okununca ayağa kaldır bizi. O’nun (sav) doğuşuyla kâinat ayağa kalksa yeri. Getirdiklerine karşı da bizi uyanık eyle. O’nsuzluktan (sav) kan ağlıyor cihan. Güldür Ya Rabbi.


Çocuklarla beraber, günahsızlarla beraber yalvarıyoruz Ya Rabbi. Bağışla bizi. Affet bizi. Unuttuklarımızı öğret bize Mevla’m. Yalan söylememeyi, kimseleri üzmemeyi, arkadaşımızı kırmamayı, kimselere zarar vermeyişi, çocuk saffeti adına unuttuğumuz ne varsa diliyoruz Ya Rabbi. Yüreğimizi genişlet. Darlıktan kurtar bizi Allah’ım. Rağbetimiz Sana. Bizi senden ayırma. Karanlığımız çok zalim. Kandil değil güneş gönder Ya Rabbi.

İSMAİL BAHAR | UKRAYNAHABER.COM


Farklı dünyaları görmek, tanımak, bilmek çoğu insanın cesaret edemediği bir şeydir.

Korkarız yeniden, yenilikten...

Oysaki farklılık bizi canlı tutacak, daha diri, daha zinde kılacaktır.

Canlı olmak mı istemeyiz? Kimse bize dokunmasın, biz de kimseye, mi deriz? Gezmemek, görmemek, seyahat etmemek, farklı dünyalara açık olmamak... Okumamak, dinlememek, kulağımızı kapatmak... İçimizdekileri de bir zaman sonra yitirmemize sebebiyet verecektir.

Oysa insan her zaman yenileyebilmeli kendini... Ne kadar olacağını bilemesek de bir ömür var önümüzde... Tekdüze bir hayat,  monoton bir akış bu ömrü yoracaktır.

Kulaklarımızda yeni sesler, duymaya iştiyakımızı arttıracak; gözümüze ilişen yeni renkler görmenin kıymetini ziyadeleştirecek, yeni tatlar dilin önemini çoğaltacaksa yürek de öyle şevk duyacak, ziyadesiyle çarpacak yenilikler karşısında...

Bu canlılık, hayata karşı heyecanımızı arttıracak. İşimize daha da bir dört elle sarılacağız...

Yenilere, buyurun, diyebilmek...

"Gönlünüzde herkesin oturabileceği bir sandalye olmalı!" ne güzel ölçü!

Yenilik derken, farklılık derken her sahada... Yönetimde demokrasi, her an yeni açılardan bakabilmeyi, farklı renklere hürmeti gerektirir... Fikirde yenilenme farklı, hiç bilmediğimiz, öteki dediğimiz soluklara kulak vermeyi lüzumlu kılar...

Anne babamızla, eşimizle, çocuklarımızla, kardeşlerimizle ilişkilerimizde yeniliğe kucak açabilmek, dostluk, arkadaşlık adına her farklı eğilime tahammül gösterebilmek bu ilişkilerimizi kalıcı kılacaktır. Bir beklenmeyende yıkılan, kendinden başkasına tahammül edemeyen -akıl sır ermez ama- anne babasından bile kopabiliyorsa…

Bu kucaklayıcılık sevgiyle mayalanacaktır. Hayatın akıcılığı deyip kendi oluşturduğumuz karmaşada pek yer vermediğimiz, “kalem efendisi” gördüğümüz bir kelime sevgi…

Unuttuğumuz bir değer sevgi…

“Aç herkese açabildiğin kadar sineni, ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül!”

Evet, sevmek, karşıdakine el uzatmak, uzatılan eli tutmak...

Senin tanımadığın mahzun bir gönül olacak...

Sen de onun tarafından tanınmadıkça mahzunluğunu devam ettireceksin...

Hüznün sevgiye dönmesi, bilinmezliğin ilme dönmesi, cehaletin irfana dönmesi adına cesaret gerekli...

Tanıma, tanışma, görüşme, görme adına cesaret...

Uzağı yakın bilme adına cesaret... Evet, farklılıklar, yabancılar, yabancılıklar derken... Bazen en yakınımızı, çocuğumuzu tanımaz, bilmez oluruz ya... Kardeşimize yıllarca hiç kulak vermemiş oluruz ya... Ne ise o uzak, taa oraya varmadan yanı başımızda ne bilmediklerimiz vardır ya...

Bir bakmak şöyle etrafa...

Yakına, ırağa...

Yabancıya, candana...

Bir bakmak şöyle etrafa, sarıya dönen yapraklara...

Yeşilinde, baharında kıymetini bilemediklerimizi hiç olmazsa hazanında görmek adına...

İSMAİL BAHAR | UKRAYNAHABER.COM

Pazartesi, 19 Ekim 2015 14:20

Merhaba

Yazar İSMAİL BAHAR | UKRAYNAHABER.COM

Merhaba…

Efendim merhaba diyerek başlıyorum bu ilkyazıma.

Selam, diyerek.

Esenlik, diyerek. Benden sana zarar gelmez, yani, merhaba diyerek…

Takvim Muharrem’i gösteriyor.

Yaratılış tarihinin, insanlık macerasının çok önemli hadiselerinin yıl dönümleriyle dolu Muharrem’i gösteriyor…

Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. Musa, Hz. İsa, Efendimiz (a.s.m)
gibi insanlık tarihinin büyüklerinin hayatlarındaki çok önemli sevinçlere işaret ediyor takvim…

Hicret’e işaret ediyor…

Bu sevinçlerin yanında bir hicrana, bir katliama, Kerbela’ya işaret ediyor…

İnsanlık tarihindeki bu sevinçler, acılar tek fert olarak insanın hayatında da harmanlanıyor.

Âdemoğullarının hayatlarındaki bu takvim her bir insanın hayatında da iç içe…

Acı ve sevinç…

İnsanlığın ikinci babası Hz. Nuh’un gemisinden bir aş da bu harmana bir işaretçi: Aşure…

Tufan sonrası gemidekilerin ve ya filodakilerin her birinin katkı sağlayarak harmanladığı bir tat aşure…

Farklı farklı yiyeceğin bir tadı oluşturması aşure…

Baklagillerin, çerezin, baharatın farklılıkları, bir tada, güzelliğe çevirmesi aşure…

Çıkışını Hz. Nuh’a dayandırmamızla birlikte yaygınlığını daha ziyade Anadolumuz’un geleneklerine borçlu olduğumuz bir tatlı aşure…

Zaten Şehr-i Nuh, Şırnak, Cudi Dağı da Anadolu da değil mi?...

Zaten Anadolu’muz bir mozaik, bir aşure değil mi?... Birliktelik ve beraberliğin en güzel örneklerinin sergilendiği bir diyar değimlidir orası?...

Evet, madem takvimle başladık… Yahudiliğin tarihinde, Hıristiyanlığın takviminde, İslam’ın yaratılışla iç içe tarihinde çok önemli hadiseler aşure zamanına denk geliyor. Çeşitli dinlerden, dillerden, inanışlardan insanların beraberce yaşadığı, farklı tadların bir aşure lezzeti oluşturduğu yerdir Anadolu…

Renklerin, seslerin, şarkıların farklılıkları bir güzelliğe, kimliğe dönüştürdüğü yerdir Anadolu...

Kerbela’nın acısını her insanıyla hisseden, acıyı bal eyleyen yerdir Anadolu…

Anaların konu komşuya, dosta düşmana aşure dağıttığı yerdir Anadolu…

İnsanlığın nice büyük evlatlarına Yahudilere, Hıristiyanlara buyurun burada size de bir sandalye vardır diyen bir yerdir Anadolu…

Fındığı, fasulyeyle, kayısıyla bir tasta sunabilen yerdir Anadolu…

Nohudu üzümle harman eden kâsedir Anadolu… Narla, tarçınla nakış nakış süs yapar aşuresine Anadolu kadını…

Buyurun dostlar buyurun diye Halil İbrahim sofrasına çağıranların yurdudur Anadolu…

Evet, Anadolu budur, Anadolu ruhu budur!

Bu ruhun püfür püfür estiği bir aşure sofrasına dostlarımızı, komşularımızı çağırmaya ne dersiniz?

Anadolu’yu, Anadolu’nun dışında da yaşamaya, yaşatmaya ne dersiniz?

Kapıdan buyur ederken, merhaba demeye ne dersiniz?...

İSMAİL BAHAR | UKRAYNAHABER.COM

Yunus Erdoğdu

Ben, ezelden beri mülteciyim.

Ben, ezelden beri mülteciyim.

Yaklaşık yedi asır evvel Anadolu coğrafyasına iltica eden, Türkmen milleti...

Hits:405Devamı...

Referandum, sonuçlarına güvenir misiniz?

Referandum, sonuçlarına güvenir misiniz?

Toplumda, güven bunalımı var. İnsan, güvene en çok; fitnenin arttığı,...

Hits:2397Devamı...

İsmail Bahar

Nisan bahar türküsüdür

Nisan bahar türküsüdür

Nisan bitmek üzere, gec kaldığımı biliyorum ‘bahar’ demeye... Mart’ın 1’ini, 21...

Hits:2492Devamı...

Kayısı çiçeği

Kayısı çiçeği

Bahar vakti kar yağar mı?En azından hiç beklemeyiz yağacağını.Cenâb-ı Hakk’ın...

Hits:30415Devamı...

Şükrettin Aslanoğlu

Kutlu Doğumun Ya Rasulallah!

Kutlu Doğumun Ya Rasulallah!

Sensizliğin en büyük yaramız olduğu mevsimlerdeyiz Ya RasulAllah…Merhemimiz sen ol...

Hits:1518Devamı...

Kapkara bir gecede dolunay gibi

Kapkara bir gecede dolunay gibi

Şaban-ı Muazzam’ın 15. gecesi... Adlandırıldığı şekliyle Beraat Gecesi, Beraat Kandili...Karanlığı...

Hits:25534Devamı...

Kerem Aslan

Myanmar’a yardım! [2]

Myanmar’a yardım! [2]

Myanmar, Myanmar Birliği Cumhuriyeti, Burma, Birmanya Kasırgalar, yokluklar,yoksulluklar... Bazen bu sıkıntılarla, bazen...

Hits:363Devamı...

Myanmar’a yardım! [1]

Myanmar’a yardım! [1]

Myanmar önceden beri hep yardıma ihtiyacıyla tanıdığım, bildiğim bir ülke...

Hits:355Devamı...

Bilişim

[FOTO GALERİ] Kodak sahneye Ektra akıllı telefon kamera ile çıkıyor

[FOTO GALERİ] Kodak sahneye Ektra akıllı telefon kamera ile çıkıyor

Söz konusu fotoğraf makineleri olduğunda, birçoğumuz için Kodak markasının ayrı...

Hits:394Devamı...

Whatsapp, Ukrayna'da da çöktü!

Whatsapp, Ukrayna'da da çöktü!

Dünyada bir milyardan fazla kullanıcıya sahip akıllı telefon uygulaması Whatsapp'de...

Hits:14978Devamı...

Otomobil

Tam cadılık: yerli dedikleri Cadillac çıktı

Tam cadılık: yerli dedikleri Cadillac çıktı

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, yerli otomobilin prototipinin...

Hits:253962Devamı...

[FOTO GALERİ] Türkler, Ukraynalılardan 20 yılsonra Lexus ile tanışacak

[FOTO GALERİ] Türkler, Ukraynalılardan 20 yılsonra Lexus ile tanışacak

Japon otomotiv devi Toyota’nın 1989’da kurduğu lüks segment markası Lexus,...

Hits:355200Devamı...

Flag Counter



Alexa Certified Traffic Ranking for http://ukraynahaber.com/

TÜRK BASINI
Birgün
Cumhuriyet
Yeni Asya