Haberler

Bozkırın tezenesi

Bir vefat haberi beni aldı geçmişe götürdü. Anadolu’nun tam ortasında, Ankara’nın Şereflikoçhisar İlçesi’nde, Tuz Gölü’nün bağrında dünyaya gelmiştim.

Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş’ın vefat haberiyle hayalen çıktım yola…

Tuzdan, tozdan başka bir şey bulunmayan neşet ettiğim diyarlara doğru hayal dünyamda giderken sarı tarlalara takıldı gözüm.

Bizim oralar bozkırdır, çok ağaç görmezsiniz. Tarlalar arasında tek tük ağaçlar görülür. O ağaçlar da benim için hep hüznün yalnızlığın resmi olmuştur.

Saman sarısı tarlalar arasındaki yeşil yapraklı yalnız başına ağaçlar bana cahiller arasında kalmış bir âlim hatırlatmıştır.

Sarıya boyanmış toprakta yalnız başına duran ağaçlara bakmış ve onların ormana olan hasretini düşünmüşümdür.

Hüzün saklı o ağaçlar, çiftçinin emeğinin terinin şahididir…

Kızılırmağın kenarındaki köyüm Hamidiye Çiftliği’ne gelmiştim artık.

Kızılırmak birleştirir bizi Kırşehir ile… devletin çizdiği sınırımızdır ırmak.

Öyle keskin bir sınır değil baraj yapılınca bölelerim (kuzenlerim) karşı tarafta, Tohlümen’de kalmıştır mesela.

Bilmem bizim köyle karşı köy arasında ne fark vardır… aynı türküyü söyler, aynı ağıtı yakar, düğünlerde aynı havayla oynarız.

Rahmetli Adnan Menderes Hirfanlı Barajını yaptırınca bizim sınır epey bir genişledi, eskiden olan sıkı bağlar kısmen koptu.

Büyükler telefonlaşır oldu, küçükler bir birini unuttu.

Çünkü artık Kızılırmak gitti yerine deniz gelmişti, bizim orada baraja deniz de derler.

Rahmetli Neşet Ertaş ve pederi Muharrem emmi (amca) bizim oralarda efsanedir.

Sadece varlıklı kişilerin düğünlerinde görmeye alışık olduğumuz efsanevi saz kahramanları.  

Yine öyle varlıklı bir kişinin düğünüydü. Küçüğüm hiç unutmuyorum, akşam Ertaş sazın teline vuruyor, gençler coşuyor, orta yaşlılar demleniyor, ihtiyarlar ahhh çekiyor…

Anadolu öyle bir yerdir; “çeşme başında dört güzel” dersin herkes başka bir şey hayal eder kimi ihtiyarların aklına; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali dört halife gelir dalar, bakarsın gençler kanatları açmış oyuna kalkar…

Ben düğünlerde genelde saz ustasının dizinin dibinde otururdum. Armut ampullerin loş ışığında en yakında, uzun hava dinlerdim…

Başkalarının içtiklerine karışmam bana kokuları da yetiyordu zaten ama demli çayım ve onların mezesi benim için ise çereze doyum olmazdı.

Ne de olsa türkü bilmeyen, Türkü bilemezdi…  

Bir başka oluyordu… ev düğünleri… en az üç gün sürerdi…

Ertaş çalarken ben yine şimdi olduğu gibi hayallere dalardım.

Her düğünde kendi düğünümün evlenmenin hayalini kurardım…

O müziğin büyüsüyle düğünlerde hiç tanımadığım konuşmadığım kızlara âşık olurdum…

Neşet Ertaş vefat etti denildiğinde geçmişte uzaklara gittim…

Taaa göbeğimin kesildiği topraklara…

Yollara kurulan çadır düğünlerine falanın düğününe Neşet Ertaş geliyor diye yayılan yaygaraları duydum…

Düğüne gidiyoruz diye hoplaya zıplaya gittiğimiz sonra da düüüğüüünden geliyoruz diye yorgun argın dönüşlerimizi hatırladım…

Bir abdal okul çağına geldiğinde babası derki, “Oğlum adam olacaksan aha sana; davul, zurna, cümbüş, saz, darbuka adam olmayacaksan deyha mektep”. Neşet Ertaş eline sazını almış adam olmuştu.

Allah rahmetiyle muamele etsin bozkırın tezenesine…

YUNUS ERDOĞDU | WWW.UKRAYNAHABER.COM – yunuserdogdu@hotmail.com

Ukrayna Haber

Ukrayna'nın, ilk Türkçe haber sitesi.

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu