Analiz

Kasım Süleymani suikastı Orta Doğu’da savaşı tetikler mi?

Fehim Taştekin | Gazeteci-Yazar

ABD’nin İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi Heyeti Başkan Yardımcısı Mehdi el Mühendis’i Bağdat’ta öldürmesi tüm bölgeyi bir şok dalgasına soktu.

Suikast, İran’ı ekonomik olarak çökertme ve Orta Doğu’daki kollarını kesme stratejisinin gölgesinde alınan tehlikeli virajların sonuncusu. Bu, tarafları savaş dahil daha tehlikeli virajlara sokabilecek bir istikamet.

Hedefteki isimlerin ağırlığı, İran-ABD gerilimini yeni bir evreye taşırken, Irak-Amerikan ilişkilerine de taşınması zor yükler bindiriyor. ABD ile 1979’dan beri bir kapışma içinde olan İran, Süleymani ile birlikte simgesel kayıplarından birini vermiş oldu. İran için bir genelkurmay başkanı ölseydi belki Süleymani’nin ölümü kadar sarsıcı olmazdı.

Irak da 2014’te Irak-Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı bir seferberlik hareketi olarak ortaya çıkan Haşdi Şabi’nin kilit komutanlarından birini kaybetti. Duygular bölünmüş olsa da Irak’ın önemli bir kısmı için saldırı “IŞİD yenilgisinin intikamı” anlamına geliyor. Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi da bu algıyı yansıtan bir mesaj verdi:

“Amerikan güçlerinin IŞİD’e karşı zaferin sembolü olan İran ve Iraklı şahsiyetlere suikast düzenlemesini şiddetle kınıyoruz.”

Ayrıca Abdülmehdi saldırıyı Irak’ın egemenliği ve Amerikan güçlerinin ülkede bulunma koşullarının ihlâli olarak niteleyip ekledi:

“Resmi bir görevi olan Iraklı bir komutana suikast, Irak ve Irak halkına saldırıdır.”

Suriye açısından da suikast; “IŞİD, Nusra Cephesi/Heyet Tahrir el Şam ve El Kaide’ye sunulmuş bir armağan”.

Bu suikastın yansımaları, İran ve Irak sınırlarını aşan boyutlar içeriyor. Suikast, 40 yıllık İran-Amerikan kavgasını bitirecek olası diyalog kanallarını havaya uçurdu. Bölgesel düzeyde İran’ın vekil güçlerle Orta Doğu’daki süreçlere müdahale edebilme yeteneğini bitirmeye dönük stratejinin bir suikastla pratik bulması, Amerikan politikasının yarınına ve başarısına dair şüpheler doğurdu. Bu strateji daha kararlı bir dirençle karşılaşabilir.

Irak özelinde de ülkeyi İran’ın nüfuzundan çıkarma ve Haşdi Şabi’yi dağıtma baskısıyla tırmanan restleşmelerin sonucunda gelen suikast, bu ülkedeki Amerikan varlığına karşı cepheyi büyüteceğe benziyor.

Bu noktaya nasıl gelindi?

Şimdiye kadar her iki taraf da doğrudan savaştan kaçınacak şekilde birbirinin ayağına çelme takıyordu. Birkaç yıldır İsrail ve Körfez’deki Amerikan müttefikleri “Savaşın İran sokaklarına taşınması” yönünde Washington’ı yönlendirmeye çalışsa da ‘kendini tutma siyaseti’ değişmemişti. Fakat ABD Başkanı Donald Trump’ın baskıyla İran’ı masaya oturtma taktiğinin sert ve yıkıcı yanları, Tahran’ı daha fazlasını göze almaya itti. Körfez’de birkaç tanker ile Aramco tesislerinin hedef alınması Tahran’ın caydırıcı kapasitesini ve olası savaşın nerelere kadar uzanacağını gösterme çabası olarak yorumlanmıştı. Bir Amerikan insansız uçağını da düşüren İran, ABD’nin doğrudan savaşı göze alamayacağı varsayımıyla hareket ediyordu.

İran’ın 1979’dan bu yana en ciddi isyan dalgasına sahne olması, Irak’taki gösterilerin “İran’a defol diyen” bir itiraza dönüşmesi ve Lübnan’daki gösterilerle Hizbullah’ın köşeye sıkıştırılması, İran ve müttefikleri arasında Amerikan-İsrail komplosu olarak okundu. Bu tablo İran’ı agresif tepkilere yöneltti.

Bu süreçte Irak’ta da ABD’nin IŞİD’den daha tehlikeli bulduğu Haşdi Şabi’yi dağıtma baskısı ve buna karşı direnç Irak siyasetini felç etti. Haşdi Şabi’nin merkezleri İsrail tarafından vurulurken Amerikan üsleri de milis güçlerinin roket saldırılarına maruz kaldı. İran-Amerikan nüfuz savaşı, Abdülmehdi’nin istifasının ardından yeni hükümet kurma sürecinde daha da kızıştı. Tüm bunların gölgesinde 27 Aralık’ta Kerkük’teki üsse 30 roket atışıyla bir sözleşmeli Amerikan vatandaşı öldü, dört Amerikalı asker ile iki Iraklı asker yaralandı. İki gün sonra ABD misilleme olarak Haşdi Şabi’nin 45’inci bölüğü Hizbullah Tugayları’nı beş yerde vurup 25 kişiyi öldürdü, 55 kişiyi yaraladı. Amerikan elçiliğinin kuşatılması bu saldırının ardından geldi. Nihayetinde Süleymani ve Mühendis’in öldürülmesi gerilimi “gerekirse savaş” çizgisine taşıdı.

Irak, ABD’ye cephe alabilir mi?

Peki, şimdi ne olacak? Savaş çıkar mı? Krizin nasıl şekilleneceği İran’ın vereceği yanıta bağlı. Doğrudan misilleme tarafları savaşa sürükleyebilir. Bu durum İran’ı zor bir yol ayrımına getiriyor. Kendi tecrübelerinden şaşmazsa acele etmeyip daha sofistike yanıtlar verebilir. Bu gelenek genelde yangının ana karadan uzak yerlerde vekiller eliyle çıkarılmasını öngörüyor. Yine de “öngörülemezlik” yeni süreci tanımlayan yegâne şey. Farklı coğrafyalarda Amerikan hesaplarına çomak sokan bu gelenek, Orta Doğu’nun sınırlarını aşan yeni bir yönelim de kazanabilir.

Saldırının başta Irak ve Suriye olmak üzere sıcak bölgelere de yansımaları olabilir. Bir kere saldırılar, bölgedeki Amerikan askeri, diplomatik ve ekonomik varlığını açık hedef haline getirdi.

İran mağduriyetini kullanarak Irak siyaseti üzerindeki nüfuzunu daha da artırabilir. Muhtemel stratejisi, ABD’nin Irak ve Suriye’den çekilmesini sağlayacak baskı mekanizmalarının kurulması ya da tehdit edici ortamların yaratılması yönünde şekillenebilir. Irak Meclisi’nde Amerikan güçlerinin çekilmesi yönünde kadük bırakılmış bir tasarı var. Haşdi Şabi’nin siyasi uzantıları, ABD ile imzalanmış Güçlerin Statüsü Anlaşması’nın (SOFA) iptal edilmesi ve Amerikan güçlerinin çıkarılmasına yönelik yeni bir çalışma başlattı. Üslere saldırılar ve suikast, Amerika ile ortaklığı önemseyen siyasi aktörlerin de elini zayıflatıyor. Sonuçta Haşdi Şabi kontrol dışı unsurlarına rağmen yasal olarak Irak savunmasının bir parçası. Mehdi el Mühendis de resmen komutan. Mühendis, 2011’de Beyaz Saray’da ağırlanan Irak heyetinde de yer almıştı.

Fakat İran arkasına aldığı rüzgâra rağmen Irak’ta istediği sonucu hemen alamayabilir. Irak siyaseti, ABD’yi doğrudan karşısına alamayacak kadar kırılgan ve parçalı. ABD’nin eğitim desteği verdiği Irak güvenlik birimleri de 2003’deki çöküşten beri hala zafiyetler barındırıyor. İçerdeki mezhebi-etnik bölünmüşlüklerin tekrar çatışmaya dönüşmesi ihtimalinin yanı sıra IŞİD’in dönüşü de uzak bir senaryo değil. Daha önce Irak’ın bu olağanüstü kırılganlığını idare etmek ve bundan göreceli istikrar çıkarmak ancak ABD ile İran’ın örtülü işbirliği sayesinde mümkün olabilmişti. Nüfuz kavgasının çatışmaya dönüşmesi Irak’ı 2014’ün koşullarına döndürebilir.

Kendini tutma siyaseti bitti mi?

İran’ın meseleyi tırmandırabileceği senaryosundan gidilirse, ABD’yi 1983’te Beyrut’u 241 askeri kayıpla terk etmek durumunda bırakan bombalı saldırının bu coğrafyada tekrarlanmayacağının garantisi yok.

Suriye’de de Amerikan askeri varlığına karşı İran, Suriye ve Rusya arasında koordinasyon artabilir.

İran’ı iki kez düşünmek durumunda bırakacak koşullar ise kendini tutma siyasetine dönüşü telkin ediyor.

Onlarca yıl içinde kazanılmış nüfuz alanı dikenli bir sahaya dönüşebilir. Irak’ta dışardan müdahaleleri reddeden milliyetçi itirazın yükselişi, Amerikan faktörü devreden çıksa bile İran’ın işini kolaylaştırmayacaktır.

Lübnan’da da son gösteriler sırasında mezhebi fay hatları harekete geçirildiğinde rüzgarın Hizbullah’ın aleyhine nasıl dönebileceği görüldü. İran’ın yönetebileceğinin ötesinde bir gerilimi tetiklemesi, sözüne ettiğimiz tecrübeyle uyumsuzluk arz ediyor. Yani İran nüfuzunun 2003’ten bu yana kazandığı coğrafi genişleme ve derinlik daha temkinli olmayı gerektiriyor. Çünkü Tahran’ın kaybedeceği stratejik unsurlar çoğaldı.

İran çekilir mi?

İran’ın yanıtının ne olacağını kestirmek zor olsa da suikastın, Tahran’ı Orta Doğu’dan çekilmeye zorlayacağını söylemek mümkün değil. Süleymani’nin yerine hızla yardımcısı İsmail Gani’nin atanması, İran’ın Orta Doğu’da ABD’nin önüne çıkmaya devam edeceğine dair bir kararlılık gösterisi.

Saldırının İran iç siyasetine yansıması da Trump’ın arzu ettiği yönde olmayabilir. “Büyük Şeytan’a karşı koyma” söylemi her zaman rejime, kitleleri kendi etrafında mobilize etme imkanı verdi. Son derece popüler olan Süleymani’nin etkisi, zor zamanlardan geçen sistemin kozu olacaktır. Rejimin meşruiyetine yönelik artan itirazlar da bu gerilimin gölgesinde geriletilecektir.

İran’ın zorda kalması, Amerikan unsurlarının güven içinde hareket edebileceği anlamına gelmiyor. Amerikan yönetimi bir seçenek olarak bölgeye daha fazla asker ve istihbaratçı yığıp İran’ı kuşatma stratejisini sürdürebilir. Fakat bu seçenek, ABD’yi Orta Doğu’daki askeri kapasitesini azaltıp Asya’da Çin’i karşılama stratejisinden uzaklaştırabilir. İkinci bir seçenek olarak Trump yönetimi, Süleymani’nin öldürülmesini iç siyasette tüketim malzemesine dönüştürüp “Artık barış zamanı” da diyebilir.

Kasım Süleymani: İran’ın Orta Doğu’daki istihbarat faaliyetlerinin arkasındaki isim

1980’lerde tüm bölgeyi etkisi altına alan İran-Irak Savaşı’ndan bu yana İran’ın bölgedeki güvenlik politikalarının belirlenmesinde önemli bir rol oynayan Kasım Süleymani, son 10 yılda Lübnan, Irak, Suriye, Gazze ve Yemen’de İran’ın attığı adımları yönlendirdi.

ABD’nin 3 Ocak 2020’de Bağdat’ta düzenlediği saldırıda öldürülen İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani, ilkokul mezunu bir inşaat işçisiydi.

1956’da İran’ın güneydoğusundaki, Afganistan sınırına yakın Rabord köyünde doğan Süleymani, 19 yaşındayken, İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in öğrencilerinden birinin verdiği sohbetlere katılmaya başladı. Hemen ardından Hamaney’le doğrudan bağlantı kurdu.

Sadece birkaç yıl sonra, 1979’da İran İslam Devrimi gerçekleşip Hamaney de 1981’de cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduğunda, Süleymani Devrim Muhafızları’nın göze çarpan isimlerinden biri olmuştu.

İran-Irak Savaşı’nda cephede savaştıktan sonra uzun süre Afganistan sınırındaki birliklerin komutanı olarak görev yaptı.

1990’larda Taliban, İran’ın doğu sınırlarında daha fazla etkinlik göstermeye başladığında Tahran, bundan Suudi Arabistan ve Pakistan’ı sorumlu tuttu.

Hamaney, 1998’de, İran devrimi sonrası İran’ın etkisini bölgede yaymak üzere kurulan Devrim Muhafızları’nın bünyesindeki en etkili güç olan Kudüs Gücü’nün başına Süleymani’yi getirdi.

O tarihten bu yana da doğrudan Hamaney’e bağlı.

Süleymani, yüzde 83’le Irak’ta en sevilen kişi

Kasım Süleymani’nin komutan olmasından sonra Kudüs Gücü, tüm bölgede istihbarat faaliyeti yürüten, özel operasyonlar da yapan, sadece devletlerle değil devlet dışı gruplarla da yakın ilişki geliştirerek etkinliğini geniş bir alana yayan bir silahlı güce dönüştü.

Süleymani yazısı için New Yorker’a konuşan bir Iraklı yetkili, “Toplantılar esnasında odanın bir köşesinde tek başına, sessizce oturur. Konuşmaz, yorum yapmaz, sadece oturur ve dinler. Ancak o esnada odadaki herkes onun ne düşündüğünü düşünüyordur” diyordu.

2018’de Maryland Üniversitesi’nin IrakPoll ile birlikte yaptığı araştırmaya göre Kasım Süleymani, yüzde 83’le Irak’ta en sevilen kişi oldu.

Suriye’ye Şii savaşçılar getirdi

Kudüs Gücü ve Kasım Süleymani, son dönemde bölgede etkinliğini savaşçıları üzerinden artırdı.

Suriye’de yakın ilişki içinde olduğu Devlet Başkanı Beşar Esad yönetimine karşı başlayan iç savaşta, Esad’ın yanında savaşmak üzere Afganistan’dan, Irak’tan ve Lübnan’dan Şii milis güçlerini Suriye’ye gönderdi.

İç savaş boyunca birkaç kez Suriye’nin farklı bölgelerinde cephede görüldü.

2014’ten itibaren Suriye’de Kudüs Gücü askerlerinin cenazeleri yapıldı, bu cenazelerin haberleri İran medyasına da verildi.

Haziran 2013’te, Lübnan sınırındaki Kuseyr’in Şam ordusu tarafından ele geçirilmesi, muhaliflerin 2 yılda büyük kazanımlar elde ettiği iç savaşın seyrini değiştiren olay oldu.

Kasım Süleymani’nin burada oynadığı rol, Nasrallah’tan Hizbullah savaşçılarını Kuseyr’e göndermesini istemek oldu. Hizbullah’ın ilk kez Suriye’de aktif olarak savaştığı cephede Esad büyük bir kazanım elde etti.

Süleymani, Lübnan’daki etkinliğini, Hizbullah’ın lideri Hasan Nasrallah’la çok yakın bir ilişki kurarak geliştirmişti.

Lübnan’daki birçok siyasetçi ve uzman, Lübnan siyasetine ve İsrail’le olan çatışmalara yön veren örgütün Hizbullah olmadığını, doğrudan Kudüs Gücü ve Kasım Süleymani olduğunu söylüyor.

Kasım Süleymani, öldürülen Hizbullah komutanlarının cenazelerine de katıldı.

İran devlet televizyonuna verdiği bir röportajda, 2006’da başlayan Hizbullah öncülüğündeki Lübnan-İsrail savaşı sırasında cepheye giderek Hizbullah savaşçılarına liderlik ettiğini söyledi.

Filistin’de de İsrail’e karşı sert tutumuyla bilinen Hamas örgütüyle yakın ilişki içindeydi.ABD ile görüşmeler

ABD, 11 Eylül 2001’de New York’taki saldırıdan El Kaide’yi sorumlu tutup Afganistan’a operasyon düzenleyeceğini açıkladığında, Cenevre’de, İranlı ve Amerikalı yetkililer arasında görüşmeler yapıldı.

Çünkü İran da Suudi Arabistan’ın uzantısı olarak gördüğü bu örgüte karşı Afganistan sınırında savaş veriyordu.

Kasım Süleymani’nin yönlendirmesiyle İran heyeti, El Kaide’ye ait tespit ettikleri üslerin yerlerini Amerikalılarla paylaştı.

Ancak ABD’nin 2003’te Irak’ı işgali sırasında bu sınırlı işbirliği de sona erdi. Kudüs Gücü’ne bağlı Hizbullah Tugayları, Mehdi Ordusu, bugün Haşd-i Şabi’nin en kalabalık ve en kritik gücü olan, 1982’de Irak’ta İran için savaşmak üzere Şii güçleri toplayan Bedir Tugayları, o dönemde Irak’ta Amerikan işgaline karşı mücadele etmek üzere bir araya getirildi. İlk aşamada Irak’ın Sünni liderleri, İran’a karşı 8 yıl boyunca savaşmış olan Saddam Hüseyin’in devrilmesi için ABD işgaline üstü kapalı destek verseler de Hüseyin’in idamının ardından ABD’ye karşı savaşmaya başladılar.

2007’de iki ülke arasında bir dizi görüşme daha yapıldı.

Bağdat’ta bir araya gelen Amerikalı ve İranlı yetkililer, Irak’taki mezhep çatışmalarıyla nasıl mücadele edeceklerini görüştü.

Görüşmelere katılan eski ABD Büyükelçisi Ryan Crocker, BBC’ye verdiği bir mülakatta, görüşmelerde General Süleymani’nin oynadığı gizli rolü şöyle vurgulamıştı:

“İran temsilcisi sürekli ara verilmesini talep ediyordu. Önce sebebini anlayamadım. Ama daha sonra fark ettim, kendisinin değinmediği konularda bir şey söylediğimde Tahran’a telefon açıp soruyordu. Tahran tarafından sıkı bir şekilde yönlendiriliyordu. Telefonun diğer ucundaki kişi de Kasım Süleymani’ydi.”

Süleymani, Irak’ta 2010’da İran’a yakınlığıyla bilinen Nuri el Maliki’nin başbakan seçilmesinde de, koalisyon görüşmelerine katılan yardımcıları sayesinde etkili oldu.

Haşd-i Şabi’nin arkasındaki güç

2014’te IŞİD’in Musul’u ele geçirmesinin ardından Iraklı Şii lider Al Sistani, IŞİD’e karşı savaşma çağrısı yaptığında, Kasım Süleymani bu çağrıyı fırsata çevirdi ve IŞİD’e karşı savaşmak üzere kaydolan gençleri Haşd-i Şabi bünyesinde toplayarak 50 binin üzerinde savaşçı kazandı.

Hizbullah Tugayları ve Bedir Grubu’nu da Haşd-i Şabi’nin parçası haline getirdi. IŞİD’e yönelik savaş sırasında Kasım Süleymani defalarca Irak’ta cephede görüntülendi.

Bedir Grubu’nun ve Haşd-i Şabi’nin komutanı Hadi el Amiri, Mart 2015’te Kasım Süleymani’yle ilişkisi sorulduğunda “Ne zaman ihtiyaç duyarsak ona danışıyoruz, bize yardım ediyor” yanıtını vermişti.

2014’te ABD de, uluslararası koalisyonun öncüsü olarak Irak’ta IŞİD’e karşı operasyonlara başlamıştı.

2015’te, dönemin CIA Başkanı John Brennan, Kasım Süleymani’nin Irak’ta Şii milislerle birlikte IŞİD’le çatışmaları komuta etmesini eleştirerek “Süleymani’nin Irak’ta IŞİD’le mücadeleyi zorlaştırdığını” söylemişti:

“İran’ın Irak’ta öyle bir rol oynamasını engelleyeceğiz. Bence Iraklılarla birlikte çalışarak o rolü oynama uğraşındalar ama biz de Iraklılarla çalışıyoruz.”

New York Times da, İran’ın Irak üzerinde nasıl etkili olduğunu anlattığı makalesinde, “İran’ın ulusal güvenliği için hayati olarak gördüğü Irak, Suriye ve Lübnan’daki politikalarının İran Devrim Muhafızları ve ona bağlı özel kuvvetler olan Kudüs Gücü tarafından şekillendirildiğini” yazdı.

Gazete, İran’da mevcut ve geçmiş yönetimde yer alan kaynaklara dayanarak, İran’ın bu ülkelere Dışişleri Bakanlığı yerine Devrim Muhafızları’nda görevli kişiler arasından büyükelçi atadığını yazıyor. Bu kaynaklar, Irak’ta Devrim Muhafızları ve istihbarat çalışanlarının da birlikte hareket ettiklerini belirtiyor.

2018’de Amerikan ordusunun Orta Doğu’daki aktivitelerinden sorumlu komutanlardan Joseph Votel, “Nerede İran’ın bir hareketliliği varsa, orada Kasım Süleymani’yi görüyoruz. Lideri olduğu Kudüs Gücü en büyük tehdit” demişti.

Ekim 2019’da Devrim Muhafızları’nın istihbarat şefi Hüseyin Taeb, İsrail-Arap ortak suikast timi için çalışan ve Kasım Süleymani’yi öldürme planı yapan üç kişiyi tutukladıklarını duyurdu.

İsrail basınına göre Mart ayında İsrail Dışişleri Bakanı İsrael Katz, “Kasım Süleymani’nin kökünü kazımaya çalışıyoruz” demişti. Ağustos ayında İsrail, Suriye’de Kudüs Gücü’nün üssü olduğunu söylediği bazı hedeflere yönelik hava saldırıları düzenlemişti.

Kim ne dedi ne yazdı?

Orta Doğu uzmanları, Twitter üzerinden operasyonun önemini ve olası sonuçlarını değerlendirdi.

Washington merkezli Orta Doğu Enstitüsü direktörü Charles Lister, “Süleymani’nin öldürülmesinin sonuçlarını tahmin etmek zor, bu Orta Doğu’da son yılların en büyük haberi.” dedi, ABD’nin yakında Suriye ve Irak’tan tamamen çekilebileceğini yazdı.

Irak’ta çalışan gazeteci ve araştırmacı Patrick Osgood ise “ABD ya İran’la savaşa hazır -ki böyle olması düşük bir ihtimal- ya da büyük bir gaz tankerine bir sigara atıp çekildi, Iraklıları da bunun sonuçlarını yaşamak üzere arkasında bıraktı” yorumunu yaptı.

Wall Street Journal gazetesi, Orta Doğu’daki çatışmaları alevlendirebilecek saldırıyı, “ABD ile İran arasındaki çekişmede tehlikeli bir yeni aşamanın başlangıcı” olarak değerlendirdi.

Washington Post, “İran’dan önemli bir misillemeyi tetiklemesi beklenen” saldırının birçok analist açısından sürpriz olduğunu yazdı.

New York Times ise Kasım Süleymani’yi, “Orta Doğu’da Şii güç eksenini inşa eden kişi” olarak niteledi.

Gerilim nasıl tırmandı?

İran ile 5+1 olarak bilinen (BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ABD, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya) ülkeler arasında 2015’te imzalanan anlaşma kapsamında uranyum enjekte edilen santrfüjler boşaltılmıştı.

Kapsamlı Ortak Eylem Planı adlı bu anlaşma ile uluslararası ekonomik yaptırımların kaldırılması karşılığında, İran’ın nükleer faaliyetlerini sınırlandırılması konusunda anlaşmaya varılmıştı.

Ancak ABD Başkanı Donald Trump, Mayıs 2018’de, bu anlaşmadan çekildiklerini açıklamış ve İran’a yeniden yaptırım uygulamaya başlamıştı.

Trump yönetiminin anlaşmadan çekilmesinden sonra başlayan gerilim, son aylarda tırmandı.

İlk olarak 12 Mayıs’ta BAE’nin Fuceyre emirliğinde dört tankerde patlamalar meydana geldi. Tankerlerin ikisi Suudi Arabistan, birisi Norveç, birisi de BAE bandıralıydı. ABD, patlamalardan İran’ı sorumlu tuttu ancak İran bu iddiaları reddetti.

Olayı üzerinden yaklaşık bir ay geçtikten sonra Tahran, nükleer anlaşmada tarafların üzerinde mutabık kaldığı 300 kilogramlık zenginleştirilmiş uranyum limitini 27 Haziran 2019’da aşacağını duyurdu.

Henüz bu tarih gelmeden Umman Denizi’nde bir Japon ve bir İsveç petrol tankerinde patlama meydana geldi. ABD, ellerindeki uydu görüntülerine dayanarak patlamaların Devrim Muhafızları saldırısı sonrası meydana geldiğini duyurdu.

İran bu iddiaları da reddetti.

Petrol tankerlerindeki patlamaların ardından ABD, bölgeye takviye 1000 asker göndereceğini açıkladı.

20 Haziran’da ise İran Devrim Muhafızları, İran hava sahasına girdiğini iddia ettiği bir Amerikan insansız hava aracını düşürdüğünü duyurdu. İran’ın düşürdüğü insansız hava aracı, bir yolcu uçağı büyüklüğündeydi.

ABD, buna yanıt olarak İran’a, dini lider Ali Hamaney’i de kapsayan yeni yaptırımları devreye soktu.

Yaptırımlar açıklanırken Trump, hava aracının düşürülmesine misilleme olarak İran’daki 3 ayrı hedefi vurmayı planladıklarını, “ancak saldırıda 150 kişinin ölecek olması nedeniyle” bu plandan vazgeçtiğini söylemişti.

İran’la savaş çıkmasını istemediğini söyleyen Trump, ancak fakat olası bir savaşta İran’ın “yok olmayla karşı karşıya kalacağını” söyledi.

14 Eylül’de, Suudi Arabistan’daki üç büyük petrol tesisine yönelik saldırılar düzenlendi, ülkenin petrol üretimi yarı yarıya düştü. Hem Riyad hem Washington, bu saldırılardan İran’ı sorumlu tuttu.

Tahran ise saldırılarda sorumluluğu olmadığını ve kendisine yönelecek askeri bir saldırıya derhal ciddi misilleme yapacaklarını duyurdu.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani Suudi petrol tesislerini Yemen’deki Husilerin bir uyarı olarak hedef aldıklarını söyledi.

İran destekli Husiler, Suudi Arabistan destekli Yemen ordusuna karşı savaşıyor.

Kaynak: BBC Türkçe

Ukrayna Haber

Ukrayna'nın, ilk Türkçe haber sitesi.

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu