DünyaHaberler

[OKYANUS ÖTESİ] Beni bana sormayın, ben bende değilem

İç salondayız. Üç-beş kişi ya var ya yok. Sırrı Uzunhasanoğlu’na ait mısraları ete-kemiğe bürünmüş haliyle gördüm üzerinde.

İhtimal ki şair böylesi bir his ve halet-i ruhiye sonucu yazmıştı o söylenmesi zor ama anlaşılması alabildiğine kolay şu mısraları: “Dertleri zevk edindim; bende neş’e ne arar.” Gam, hüzün, keder, acı, ıstırap ve bu bağlamda söylenebilecek her ne kelime, kavram, cümle varsa Hocaefendi’nin yüzünden okumak mümkündü. “Bir ağaç gibi devrilip gitmekten çok korkuyorum!” diyordu. Bunu derken yüz hali, ses tonu, durgun, solgun duruşu o söze adeta can oluyor, kan oluyor ve muhatabını tabir caizse kendinden alıyordu. Hüşyar bir kalbin bu manzara karşısında gözyaşlarını Ceyhun nehri misali ceyhun etmemesi işten bile değildi. O atmosferi tasvir zor; gerçekten çok zor. Aradan kısa bir müddet geçti; bu defa “Beni bana sormayın; ben  bende değilim. Bir ben vardır bende, benden içeru.” dedi, Yunus’un ‘Severim ben seni candan içeru’ şiirinde dile getirdiği mısralara nazire yaparcasına. Yunus şöyle diyor orada: “Severim ben seni candan içeru, yolum vardır bu erkandan içeru, Beni bende demem, bende değilim, bir ben vardır bende, benden içeru.” Devamındaki şu dizeler de çoklarımızın bildiği ama çok büyük hakikatleri içinde barındıran sehl-i mümteni sözlerdendir: “Şeriat tarikat yoldur varana; hakikat marifet andan içeru.”

Neden diye sordum kendi kendime. Türkiye’nin günde on defa gazetecilere manşet değiştirten o zengin gündemini düşünmeye çalıştım; acaba ülkemizde cereyan eden bir hadise mi yoksa hadiseler zinciri mi Hocaefendi’yi bu hale soktu dedim. Duyarlı sineler için, dünü bugünle, bugünü yarınla birlikte gören mahrûtî bakış sahipleri için, ehl-i firaset, basiret ve fetanet olup olaylara kalp gözüyle bakanlar için belki de sıradan bir hal bu. Onların her daim mükedder ve mağmum olmasını değil, neş’eli olmasını istisna saymak lazım. Hani, Rabb’isi ile irtibatın verdiği o ciddi havadan müritlerine nefes aldırmak için gaflete kısa bir müddet kapı aralayan Hak ehli misali.

Yoksa âlem-i İslam ile alakalı bir mesele mi vardı? Ne zaman yok ki dediğinizi duyar gibiyim. Türkiye dahil yukarıda tarif ve tavsifini yapmaya çalıştığımız üzere âlem-i İslam’da yaşananlar insanı kendinden alan bir özelliğe sahip. Her gün yeni bir haber ve her bir haber mızrak gibi ta kalbin içine saplanıyor. Mısır ve Suriye örnekleri önümüzde ki bu yazıya mevzu teşkil eden ortamın yaşandığı günlerde ne Mısır’da darbe olmuş, ne de Suriye’de kimyasal silahlarla katliam yapılmıştı.

Ya da insanlık dairesi mi? Öyle ya, din, dil, ırk, cins, mezhep, meşrep ayırt etmeksizin insanlık ailesinin bir ferdi olarak herkese sinesini açmış, herkesin derdini, ıstırabını sinesinden derinden derine duyan bu gibi insanlar; insanlığın bugünü ve yarını adına duyduğu endişelerden, gidişat adına gördüğü yanlışlardan hareketle böyle bir halete girebilir.

Ben huzurda, huzur ortamında bu düşüncelerle âlûde iken şu sözleri ile kendime geldim; “Bir kısım kazanımlar 100 senelik, 1000 senelik cehdin, gayretin, emeğin ürünü. Allah bu kazanımları bizimle yıkmasın.” Bu söz bir ipucu veriyor aslında Hocaefendi’nin o anki düşünce dünyasına girmek için. Tahminde bulunmak kolay da bu tahminin ayaklarının yere basması için bir misale ihtiyaç var. Vermedi Hocaefendi o misali o ortamda. Dakikalarla ancak ifade edilebilecek bir müddet daha oturdu ve odasına geçti.

Çözmek istiyorum bu durumun sebebini. Onun için ikindiyi, akşamı, yatsıyı bekleyecek ve bana ipucu olabilecek bir cümleye iz sürerek bu durumun gerçek sebebini öğrenmeye çalışacaktım. Gerçi bu ve benzeri manzaralar, o atmosferi yakından bilenlerin hiç de yabancısı olmadığı bir manzaradır ama nedense bu defaki bana çok dokundu. Tahammülfersâ buldum adeta. Sanki bilsem derdine derman olacak mıydım? Büyük ihtimalle hayır ama merakımı gidermiş olacaktım.

İkindi namazı sonrası 10-15 dakikalık beraberlikte söylediği şeylerden sebep adına bir şey çıkartmak zordu ama sonuç adına yol gösterici sayılacak cümleleri oldu. Gerçi bu her zaman tekrar ettiği ve yaşayışıyla gösterdiği bir şeydi; dua. Fakat duaya atfettiği misyondan Hocaefendi’yi mağmum eden sıkıntının ancak dua ile aşılabileceğini, sebepler planında bir şey yapmanın neredeyse imkânsız olduğunu çıkartmak mümkündü. İfadeleri aynen şöyle: “Dua ederiz, belki de Allah bu meselelerin hallini duaya bağlamıştır. İyiliğe, insafa, iz’ana yapacağımız dua. O zaman Allah tamir edilmez görünen kaleleri, gemileri, çılgınca, hoyratça, kabaca davranarak yıktığımız gönülleri tamir edecektir.”

Birkaç dakika geçti; Arapçada nâzile dediğimiz bela ve musibetler geldiğinde sabah namazı ikinci rekat kavamesinde bizzat Efendimiz’in (sas) uygulaması ile sabit olan kunut dualarını okumayı salık verdi. İz sürüyorduk ama meselenin büyüklüğü ve duayı çare göstermenin dışında bir şey henüz elde edememiştik. Devam etti; “Kurumuş gözyaşı pınarlarını harekete geçirecek, Ceyhun misali gözyaşlarının akmasına vesile olacak inanca, duyguya, düşünceye ihtiyacımız var.” dedi. Hemen peşi sıra “Nezd-i uluhiyette kirlilere temiz muamelesi yapılmaz. O kirlilerin temizlenme cehd ve gayretinin olması lazım.” dedi ve sözlerini şöyle bitirdi: “Dua edelim. Allah bizim günahlarımız yüzünden ümmet-i Muhammedi mahvetmesin. Bu mübarek Anadolu insanını parçalamak isteyenlere Allah fırsat vermesin. Bunu görmeyen, söylemeyenler varsın görmesin ve söylemesin ama biz görelim ve söyleyelim. Allah’ım!” dedi ve daha gerisini getirmeden ağlaya ağlaya yine odasına yürüdü.

Son cümleye dikkat ettiniz umarım; benim iz sürdüğüm, tahminin ayaklarının yere basmasını sağlayacak ciddi bir ipucu yakalamıştım. Hatta ipucu değil, sebep anlaşılmış, dava çözülmüştü. Ülkemiz üzerinde oynayan, sebeplerin bi’l-külliyye sükût ettiği ve ancak Allah’ın inayeti ile çözülebilecek büyük oyunlardı Hocaefendi’yi bu derece mağmum ve mükedder eden.

Şimdi burada duralım ve düşünelim; bizim bilmediğimiz bir şey mi bu Allah aşkına? Her gün gazete sayfalarına boy boy, sayfa sayfa resimli resimsiz haberler, köşe yazıları, yorum ve değerlendirmelerde okumuyor, TV ekranlarında seyretmiyor muyuz bunları? Okuyor ve seyrediyoruz; pekala bizde bu duyarlılık neden yok? İşte burası sözün bittiği yer. Sözün bittiği bu yerde durmalı, susmalı, düşünmeli, murakabe ve muhasebe yapmalı. Hem de herkes. Ferden ferda.

Söz bitti dedim ama akşam dua saatinde söylediği bir cümleyle bitireyim: “Herkes ellerini kaldırıp avuçlarının içleri karıncalanıncaya kadar dua etmeli.” Durun bir dakika? Ne demek duada avuç içlerinin karıncalanması? Siz hiç yaşadınız mı böyle bir şey? Böyle bir teşbihi ilme’l yakîn değil, hatta ayne’l yakîn de değil, hakka’l yakîn yaşamayan bir insan yapabilir mi?

Bitirirken, Yunus misal ‘ben bende değilim’ diyen Hocaefendi’yi bugün ben Nevres Bey’in “Ceyhûn arayan dîde-i giryânımı görsün; Seylâb arayan hüzn ile tûfânımı görsün” yani “çağlayan arayan, gözlerimden dökülen yaşları görsün. Sel nedir, görmek isteyen, tufanı andıran üzüntümü görsün” beytiyle tasvir ettiği yerde gördüm.

AHMET KURUCAN | ZAMAN – a.kurucan@zaman.com.tr

Ukrayna Haber

Ukrayna'nın, ilk Türkçe haber sitesi.

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu