Foto GaleriMedya

Devlet, Gazeteci ve Gerçek…

Devletten bağımsız bir meslektir gazetecilik!

Reklam

Devletten yana gazeteci…
Devlete karşı gazeteci…
Gazetecinin devletten yana olanı, devlete karşı olanı yoktur.
Gazeteci, gazetecidir!

Bizim mesleğin el kitabında gazeteciyle ilgili bu tür tanımlara rastlanmaz. Sadece gerçekten yanadır gazeteci! Devlete yardımcı olmak, devlete karşı olmak, devleti yönetmek gibi merakların peşinde olmaz gazeteci, eğer gerçekten gazeteciyse.

Devleti yönetenler, devlet ve siyaset adamlarıyla bürokratlardır. Devlete yardımcı olan kişi ve kuruluşlar da vardır. Bunlar da saygıdeğer mesleklerdir.

Bir gazeteci de merak duyabilir bu işlere. Yapmak istiyorsa da meslek değiştirir, gazeteci kimliğini bırakır, devlet yöneticiliğine soyunur o zaman. Veya gazeteciliği bırakır, militan olur.

Şurası iyi bilinmeli:
Devletten bağımsız bir meslektir gazetecilik!
Gerçeğin peşindedir gazeteci. Gerçeği araştırır, gerçeği yakalayıp kamuoyuna yansıtmaya çalışır.
Kuşkusuz gerçek, gazetecinin tekelinde değildir. Devletin de siyasal iktidarın da tekelinde değildir.
Herkes yanılabilir. Yanılabilineceğini bilincinde olmalıdır. Çünkü kimse bilmez bütün yanıtları.

Ama şunun farkındadır gazeteci: Halk gerçeklerden haberdar olduğu ölçüde, tercihlerini daha isabetli yapar, daha yerinde kararlar verir. Kamuoyu doğru bilgilendirildiği ölçüde, denetim görevini daha etkili biçimde yerine getirir.

Böylece, demokrasinin çarkları daha iyi döner. Devlet yönetiminde hukukun kuralları gitgide kökleşir. Siyaset sahnesiyle devlet yönetiminde kötünün iyiyi kovması daha kolaylaşır.

Gazetecinin kötü huyları vardır. Vazgeçmez onlardan. Çünkü mesleğin ayrılmaz parçasıdır bu huylar.
Örneğin, kapalı kapılar ardında neyin olup neyin bittiğini öğrenmezse çatlar. Kendisine söylenenle yetinmek gibi bir alışkanlığı yoktur. Kendisine söylenmeyeni, kafaların arkasındakileri sergilemeye dönük ihtirasını bir türlü gemleyemez.

Ama bu kötü huyları başına da bela olur. Demokraside gazetecinin gerçek merakı kendisini devletle, iktidar ve güç sahipleriyle karşı karşıya getirir. Bu durum bazen iyice keskinleşir. Özellikle savaş ve terörle mücadele gibi konularda iki tarafın anlaşmazlığı daha büyür.

Çünkü savaşlarda ilk kurban, kayıp ya da eski deyişle zayiat gerçeğin kendisidir. Böyle dönemlerde psikolojik savaş ön plana geçer. Savaşan tarafların verdiği bilgilerin gerçeği ne kadar yansıttığı bilinmez. İki taraf da kayıplarını en az, kazançlarını en abartılı biçimde duyurmak ister.

O yüzden savaş gazeteciliği çok çetindir. Savaş koşullarında gerçeği yakalamak, yakaladıktan sonra da yansıtmak çok güçtür.

Vietnam Savaşı bu açıdan ilginç bir örnek sayılabilir. Bu savaşta 45 gazeteci ölmüş, 18’i de kaybolmuştur. Bu savaşın ABD tarafından kazanılamaz bir savaş olduğunu ilk yazanlar, Amerikalı meslektaşlarımız olmuştur. Bu açıdan Mai Lai Katliamı gibi gerçekleri yakalayıp kamuoyuna yansıttıkları için de Amerikan yönetimleri tarafından düşmanla işbirliği içinde olmaya kadar varan suçlamalara göğüs germişlerdir.

Amerikan yönetimlerinin savaşla ilgili gerçekleri kamuoyundan nasıl sakladıkları da yine Amerikan basınında gün ışığına çıkmıştır. The Washington Post ve The New York Times’ın ele geçirdikleri Pentagon belgelerinin yayımını durdurmak için ulusal güvenlik gerekçesi ortaya atılmıştır. Ama fayda etmemiştir.

Savaş ve gazetecilik konusunda klasikleşen bir örnekten daha söz edilebilir. İngiltere ve Arjantin arasındaki Falkland Savaşı’nda BBC’nin yayınları, Londra’daki muhafazakâr iktidarı çıldırtmıştır. Çünkü BBC, savaş devam ederken, düşmanın görüşlerini de yansıtmaktan geri kalmamıştır.

Savaş gibi terörle mücadelenin yoğunlaştığı dönemlerde de iktidarla basın karşı karşıya gelir. Basının devlete yardımcı olması istenir. Basın ise gerçekleri en iyi biçimde yansıtmanın doğru olacağını savunur genellikle.

Bu konuda, Washington Post’un sahibi Katharine Graham’ın görüşleri ilginçtir:

“Basın olarak terörist faaliyetlere ayırdığımız yeri sınırlamaya çağrılıyoruz. Ancak ben, terörist faaliyetlerle ilgili bilgi akışı üzerindeki her türlü kısıtlamaya karşıyım. Terörizmin basın tarafından mümkün olduğunca kapsamlı biçimde yansıtılmasından yanayım. 

Bazı politikacılar, teröristlerin mesajlarına halkın inanacağından korkuyorlar. Bu nedenle basını da susturmaya çalışıyorlar. Oysa terörist bir saldırı eninde sonunda kendi kendini yenilgiye uğratan bir zemine sahiptir. Teröristler ne zaman saldırsalar, bir yerde kendilerini vururlar. Çünkü teröristler, kin ve şiddeti taşıyorlar. 

Kısacası basın, haberleri toplayarak ve yapabildiği ölçüde gerçekleri en iyi biçimde yansıtarak demokrasinin çıkarlarına en iyi biçimde hizmet eder.” 

Washington Post’un sahibi Katharine Graham

Bayan Graham, demokrasi kültürünü yansıtan bu konuşmasını 1985’te Londra’da düzenlenen “terör ve basın” konulu bir konferansta yapmıştır.

Bütün bunları neden yazıyoruz? Çünkü ülkemizde terör var. Çünkü ülkemizin bir köşesi ilan edilmemiş üstü örtülü bir savaşın koşullarında yaşıyor. O yüzden de basının, gazetecinin işi zor. Bunun birçok örneği yaşanıyor. Faili

meçhul cinayetlere kurban giden meslektaşlarımızın sayısı büyük artış kaydetti son yıllarda.

Son bir örnek de, Mehmet Ali Birand’ın “32. Gün” programında yaşandı. PKK lideri Apo’nun kardeşi Osman Öcalan’la bir mülakat yayınladığı için Başbakan Süleyman Demirel’in eleştirisine hedef oldu. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş suç duyurusunda bulundu.

GM’de soruşturma açtı.

Çıkar yol değil bunlar.

Kuşkusuz biliyoruz. Yalnız gazetecinin değil, devletin de işi kolay değil. Terörle mücadele ederken yaşamını yitirenler, hepimizin ortak acısıdır.

Hasan Cemal | Sabah, 13 Aralık 1992

Reklam
Etiketler
Reklam

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close