Haberler

Bir yiğit vardı

“Milletin kabul ettiği bizim içinde makbuldür.”

Yıl 1955. Bağdat paktının kurulmasından hemen sonra bir Irak gezisinde İmam-ı Azam’ın türbesinin başındaydı. Dualar okundu, heyettekiler yavaş yavaş mezarın başından ayrılmaya başlarken içlerinden biri göze çarpıyordu. Bir türlü durduğu yerden kımıldamıyor, gözleri dalgın, yüzü hüzün doluydu. Bir zaman sonra silkindi, kendine geldi. Heyettekilerden Sebati bey, onun yanına yaklaştı ve sordu:

Beyfendi, dalıp gittiniz öyle. Nedir sizi böyle düşündüren hal?

Yüzünde yorgunluktan mı yoksa hüzünden mi kaynaklandığı belli olmayan bir ifadeyle Sebati beye şöyle dedi.

Sebati, bu mezarda yatan ulvi şahsiyet bütün islam aleminde ebedi olabilecek bir nizam kurmuş. Osmanlı imparatorluğu yıkıldıktan sonra da bu nizam yıkılmış,darmadağın olmuş. Şimdiyse islam ülkelerinin vaziyetini görüyorsun. Bu nizamın başka esaslar dahilinde tekrar kurulması, sulh ve sükunun avdet etmesi lazımdır. Bizde buraya bunun için geldik.

Sebati beyin duygulandığını,gözlerinin buğulandığını görünce sözlerine devam etti.

Ağlama, bu olacak, biz görmeyeceğiz ama torunlarımız muhakkak görecek.

Bu sözler bir Yavuz Sultan Selim Han hz. misali, ülkesini 10 yılda değiştiren, dönüştüren ve  herşeyi halkıyla,arkadaşlarıyla başaran rahmetli Adnan Menderes’ten başkasına ait değildi. Bugün hayatımızda ve bahusus ülkemizde güzellik,iyilik ve modernizm adına var olan tohumların bahçevanlarından birisiydi O.

Çarıktan medeniyete geçişin adıydı onun dönemi. Kimi “Beyaz devrim” dedi kimi “Altın Yıllar”. Asırlardır hizmete susamış Anadolu insanı, baraja,yola,okula,suya,elektriğe fabrikaya onunla kavuşmuştu. Onun döneminde sadece halkın değil ülkenin de itibarı zirveye yükseliyordu. Döneminin lideri, önden giden atlısıydı. A’dan Z’ye her yere, her konuya el attı. Sadece ülke içinde değil, misakı millinin dışına da gönlünü,elini uzattı. Kore’ye de asker gönderdi, Kıbrıs’a da sahip çıktı. Dünya Bankası ülkesinde yapılacak bir baraja kredi vermedi diye hem temsilciliğini kapattırdı ülkesinde, hem de 21 baraj yaptırdı onlara inat. Yenilikçiydi, reformistti ve inançlıydı.Türkiye Denizcilik bankası, Et ve Balık kurumu, Devlet Malzeme Ofisi, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı,Makina Kimya Enstitüsü, DSİ,Vakıflar Bankası,THY,Atom Enerjisi Kurumu,SEKA, Türkiye Çimento Sanayi Anonim Şirketi,DHMİ,Türkiye Kömür İşletmeleri, Türkiye Demir Çelik İşletmeleri, İPRAŞ,TÜPRAŞ, Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi,Gima,Migros,Hilton gibi birçok dev kurum ve kuruluş  hep onun çalışmalarının, imzalarının eseriydi.
Ne olmuştu o 10 yılda, ülke nerden nereye gelmişti ki Türkiye’nin yüzü değişmişti. Neler olduyu hatırlamak bugünün torunları olarak hem ona bir saygı ve vefa, hem de önümüzdeki on yılların hedefini nereye koymamız açısından bir rotaydı bizim için.

Kişi başı gelir 1950’de 428 liradan 1960’da 1598 liraya çıkacaktı. GSMH yıllık ortalama artışı % 7’ye çıkmıştı. Ağır sanayi 9 kat büyüdü. İşyeri sayısı 10 yılda 23 binden 110 bine çıktı. Çalışan sayısı  yaklaşık % 400 arttı. Ülkede 5 yeni havalimanı, 11 deniz limanı açıldı. Şeker üretiminde açılan onlarca şehirdeki yeni fabrikalarla ülke üretiminde % 369 artış sağlandı.

Karayolları 10 bin km den 24 bin km’ye çıkarıldı. Ticari araç sayısı 14 binden 68 bine, özel araç sayısı 8 binden 45 bine ulaştı. Onlarca şehirde açılan yeni çimento fabrikalarıyla yıllık çimento üretimi 330 bin tondan 1 milyon 7 yüzbin tona yükseltildi. Pamuklu kumaşta  tezgah sayısı 5519’dan 15.820’ye çıkartılarak üretim % 305 artış sağlandı. Ülkede traktör fabrikası kurdurarak 1756 olan traktör sayısını 42 bine çıkarttı. Tarım altın çağını yaşadı. Hem insanına toprak dağıtan, hem de krediyle onu destekleyen ve  ileri teknolojiyle ziraatçının işini kolaylaştıran bir devlet sayesinde buğdaydan arpaya, pirinçten mısıra % 200, 300 ler oranında bir artışla tarımda bir devrim gerçekleştiriyordu.

İlk Türk patentli lokomotiflerden “Karakurt ve Bozkurt”, kuruluşunun ilk yılında bin adet kamyon üreten kamyon fabrikasına ve yeni yeni açılmaya başlayan otomotiv jeep fabrikalarına kadar bir yükselme rampasına girmişti Türkiye.

Sakarya nehri üzerinde yapılan Türkiye’nin ilk büyük hidroelektrik santrali Sarıyar Barajının çevresine Atom sitesi kurulacaktı.O dönemin en önemli projesiydi nükleer santral kurulması. Plan ve projeler hazırdı. Menderes’in hayali İstanbul Boğaz köprüsü projesiydi. Planlar hazırdı. 140 milyon liralık Ergani Bakır işletmesi projesi hazırdı.36 milyon liralık Hirfanlı-Kırşehir-Kayseri enerji nakil hattı projesi hazırdı. 66 milyon liralık Antalya pamuklu dokuma sanayi, 61 milyon liralık Denizli bez fabrikası, 52 milyon liralık Karaman İplik fabrikası,101 milyon liralık Eskişehir Basma sanayi,56 milyon liralık Bilecik Seramik fabrikası, 86 milyon liralık İstanbul Seramik fabrikası,69 milyon liralık Tunçbilek kömür projesi, 86 milyon liralık Türkiye Demir ve Çelik işletmeleri projesi, 20 bin ton çelik döküm imalatı projesi, 156 milyon liralık Ankara Şeker fabrikası projesi gibi yüze yakın projenin alt yapıları ve son hazırlıkları tamamdı. Tam açılacaktı ve ülke başka bir ufka doğru yürüyecekti. Ama olmadı. Olan olmuştu ve Darbe uçuşa geçmek için burnunu kaldıran ülkeye ancak 30 yıl sonra toparlanacak bir şekilde hatırı sayılır bir sille akşetmişti.

Hayatı hep bir zihniyete karşı mücadele vererek geçti Menderes’in. Bu zihniyet bazen dışardaydı, bazen muhalefette ve hatta bazen kendi kabinesinde yola çıktığı insanlarda. Bu zihniyet öyle şakulü kaymış bir mantaliteye sahipti ki, aklı selim insanlara o kadar da olur mu  dedirtiyordu. Barajlar yaptırdı “köstebekler delecek” dediler, yollar yaptı “uçak mı inecek dediler, yeni yatırımları projelendirdi “bunlara ne gerek var” dediler, büyük Türkiye’yi yapılandırırken “küçülmelisiniz, yatırımları azaltın” dediler. Mücadele etti, yılmadı ve onun için İlklerin baş vekili oldu. Ama herşeyden öte halkın içinden, halkı anlayan  lider olması yönüyle döneminin ilkiydi. Herkesin küçük hesaplar peşinde koştuğu dönemde, pergelinin merkezine milletini koyması onu gönüllere silinmeyecek bir şekilde kazıdı. Yetimdi, öksüzdü, belki de onun için ana baba millet olmuştu. Onun için siyasi tarihin mihenk taşlarına bu söz yazılmıştı.“Milletin kabul ettiği bizim içinde makbuldür.”

Babaannesi daha 18 yaşlarındayken biricik gözdesi Ali Adnan’ına yaptığı nasihati kimbilir belki de bugünün gençliğine yapıyor gibi  şöyle diyordu gözbebeğine:

Bu topraklara hıyanet etme. Bu topraklar gerçek anlamda senin vatanındır. Senin anandır, babandır. Senin varlığındır,öz yurdundur. Bu topraklara ne kadar hizmet edersen, bu topraklar sana bedelini misliyle öder.

Ve bir sabah bu ülkenin yarınına kurşun sıktılar, “nurlu yarınlar”ını kararttılar. Darbe ve neticesinde 11 ay 1 gün süren Yassıada mahkemeleri 15 Eylül 1961’ de 15 kişiye idam kararıyla son buluyordu. Bir ülkenin güne geceye çevriliyordu. Asılacak olan bir ülkenin yarınları ve ümitlerinden başka bir şey de değildi. Ve 17 Eylül 1961’de saat 13.25’te “Anadolunun yarınını astılar ve gömdüler sessizce karşı bayıra…”

Ve yaptıkları,bıraktıkları ve hayatı kadar sözleri de miras kaldı gerçek vatan evladlarına. Şehadetinden iki gün önce büyük oğlu Yüksel’e yazdığı mektubu kendilerine yazıldı bildiler  mefkure varisleri Adnan Menderes’in.

Sana, hepinize itimadım tamdır. Rabbim sabır ihsan etsin. Beşeri zaaflar insanlarda mevcuttur. Söylenenlere, etrafa inanma. Herkese yardım et. Bankalardan tavassut etme. Bütün bu olanlardan sonra, benim mefkurem olan millete, vatanına varlığınla hizmet et. Ruhumla daima sizinleyim. Sizi şefkatle anıyorum. Hakkınızı bir kez daha helal edin. Benden helaldir. Hepinize hüzün ve heyecanla hitap ediyorum. Yanınızdayım.

Aleksandr Abdullahov

Not: Bu yazıda geçen tüm diyaloglar “Erdal Şen”in aynı adlı kitabından alınarak hazırlanmıştır.

Daha Fazla Göster

Ukrayna Haber

Ukrayna'nın, ilk Türkçe haber sitesi.

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
Kapalı