Haberler

Merhaba Sevgili Dostlar!

Dinlenmek üzere verdiğimiz ara doldu ve tekrar sizlere kavuştuk. Bu sefer sizlere Türkiye’den bir yazıyla merhaba diyorum. Değerli dostum Ahmet Aydın’ın kendi gönül penceresinden değerlendirdiği üç kuşağı sizlere aktarıyorum. Sevgiyle kalın.  Aleksandr Abdullahov

3 Nesil 3 Portre; Dedem, Babam ve Ben

1925’lerde doğmuş bir insan dedem. Saf Anadolu insanının tüm karakteristik özelliklerini gösteren, Osmanlının ailemizdeki son temsilcisi. İnsan merkezli hayatın, “yaratılanı sev yaratandan ötürü” anlayışının yaşayan bir örneği.

Çalışmak onun için bir aşk, tembellik lügatinde olmayan bir insan. Gözleri parıldayan, gönlü ışıldayan, akidesi güçlü, muhafazakâr bir insan. Evinde misafirin hiç eksik olmadığı, misafirsiz sofraların kurulmasının ayıp olduğu ve muhabbet çerağının gönülden gönüle tutuşturulduğu bir hayat onunkisi. Yani bizim için biraz ütopya, biraz hayret ve biraz da neden? Sorusunu sordurtan bir hayat onun yaşadığı hayat. Bu dedeme has özellikler değil bilirim, çünkü dedemin arkadaşları da yani onun kuşağı da öyleydi. Eşi nenem en yakın arkadaşıydı ki onun en belirgin özelliği başkalarının mutluluğuyla mutlu olan, yemesiyle doyan o devrin nevi şahsına münhasır insanlarından biriydi. Yani demem o ki yaşatmak için yaşayan, bir yere ateş düşse kendi yüreği yanan bir toplum vardı ve “insanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışının hüküm sürdüğü bir dönemdi o yıllar ve onun temsilciliğini koskoca heybetiyle dedem yapıyordu ailemizde. Hepsinin mekânları cennet olsun. Âmin. Dedemi ve o nesli ayrı yazıya havale ederek geçiyorum o hoş dönemden.

1950’lerde (ki 1954 resmiyette) gelen neslin temsilcisiydi babam. Ataerkil bir aile anlayışının, çok büyük aile yapısının içinde yetişen biraz özgür ama merkeziyetçi bir nesildi onunkisi. Hayatı, aileyi yöneten ve yönlendiren büyüklerin etkisi altında yaşanmaya çalışılan bir hayat ki kişinin eşine bile sevdiğinin aleni söylenemediği zamanlardı o zamanlar. Sorumluluk tam anlamıyla büyüklerde olunca o nesilde de özgürlüğü aramak, farklı arayışlar içine girmek duyguları baskın oluyordu. O duyguların karaktere dönüştüğü yıllar 68 kuşağı da denilen o dönemi oluşturuyordu. Ailesini seven ama onlar için bir şey yapma fırsatı ellerine çok verilmeyen, günlük değişik meşgalelerin peşine düşen, biraz idealist biraz havai, yarı lider yarı bağımlı bir karakter tipi ortaya çıkıyordu ki bu o dönemler için gayet olağandı. Fakat bu dönemde ilk portrede olan insani özellikler yavaş yavaş bencilliğe doğru kaymaya başlıyor, insanları insan yapan özellikler hafiften törpülenmeye başlıyordu. Eski kuşağın “gönlünü, kapını, elini açık tut” anlayışı hafiften egonun tesir alanına giriyor, neden daha iyi yaşamayayım? Sorusu vicdanlara değmeye ve biraz da delmeye başlıyordu. İnanç ve kültür gelgitleri yine bu dönemde yaşanıyordu. İnsan yapısında ve temelindeki kaçaklar ve malzeme eksiklikleri yine bu dönemde ortaya çıkıyordu ki bu binaların altında kalan çok aileler daha sonraları sosyal hayatta bir trajedi olarak karşımıza çıkacaktı. Gelenek ve göreneklerimizin ayakta kalmaya çalıştığı hatta direndiği ama inanç değerlerinin birtakım izmlerle değiştirilmeye çalışıldığı dönemler. Mirasın bittiği cepten yenmeye başlandığı yıllar. Bu dönemi eskiden yeniye geçişteki araf dönemi diye de adlandırabilirdik ama o kuşak (ki halen başımızdadırlar eksik etmesin Mevla’m) yine de yeni kuşağa göre daha şanslıydı. Gaz lambalarının, lükslerin etrafında toplanan insanların gönlünden akan muhabbet yudum yudum yudumlanırken, “annemler babamlar müsaitseniz bu akşam size gelecekler” teklifleri canlılığını yaşıyor, insanların içini saran sıcaklık tarif edilemiyordu.

1975’lerde ki ( o bizler oluyoruz) kuşak ne kadar şanslıydı ne kadar şanssızdı onu belki 2000’lerin eli kalem tutanları yazacak. Fakat şairin dediği gibi “bir sabah Kadıköy limanından tüm bizi biz yapan güzellikler sessizce, ardından ne bir mendil ne de sallanan bir kol bırakarak uğurlandı.” Kültürümüz, inancımız, insani taraflarımız ve ona ait değerlerimizin birçoğu çekip gitmişti. Kim görmüştü, kimin farkındaydı? Nesil darbe nesli, ağır yaralı ve bir şeylerin yoksunuydu. Ahi kültürünün yaşayanları artık yoktu. Enaniyetin (ego) diz boyunu geçtiği, selam vermenin lüks sayıldığı, birbirine ziyarete zamanın ayrılmadığı dönemlerdi. İnsanın kendi kafasını bile kaşıyamadığı, koşturduğu ama hep bir yerlere koşturduğu günlerin yaprakları düşüyordu takvimlerden. Zaman önemsiz, kültür önemsiz, inanç için daha çok genç, ölüm için daha çok erken bir devirdi çünkü. Yaşanılacak çok şey vardı ama içi ruhsuz, vicdansız ahlaksız dantelâlarla işlenmişti. İnsan kayıplarının sayılarla ifade edildiği, sevginin içinin boşaltıldığı, kelimelerin anlamlarını yitirdiği, insanın kendini kaybettiği zamanlardı yaşanan. Bilginin, kültürün, etiğin para etmediği, para etmeyen şeylerin altın çağını yaşadığı dönemler. Kısa yoldan, emeksiz, zahmetsiz rahmetin arandığı dönemler. 600 yıllık kültür, inanç hazinemiz tamtakır kalmış, borçlar artmış, dilenciliğin revaçta olduğu dönemler. Topal leylekler için vakıf kuran bir medeniyetten, vakıfları soyup soğana çevirmenin “işi bilme” zihniyetine dönüştüğü vakitler. İtalyan Prof. Anna Masala’nın “bu Türkleri anlayamıyorum inanın ki, altından, elmastan bir kültür hazinesinin, sandukasının üzerinde oturup başka milletlere el açmalarını anlayamıyorum. Ki o sandukanın üzerinden kalksalar, bu hazine değil kendilerini, tüm dünyayı doyurur” dediği dönemler. Çok söze ne hacet, çoğu şeyi yitirdiğimiz ve yitirdiklerimizin ne olduğunu, neyi temsil ettiğini dahi bilemediğimiz dönemler. Sizleri çok ümitsiz, kasvetli bir ruh haline sokmak değil niyetim, sadece 75 yıllık bir dönem analizi. Yıkılmaz sanılan çınarın içinin nasıl oyulduğu, insanlığımızın nasıl soyulduğu gerçeğini görme niyeti.

Bu 3. neslin devir daim sürdüğü vakitlerde küçük de olsa anlamlı bir adım atmak, karanlığa sövmektense bir mum yakmak, hayata güzel bir pencereden bakmak prensibini ideal edinmiş kökü tarihimizden beslenen talihlilerde sümbül vermeye başladı, belki devrin bahçıvanının bu diken ve otlarla dolu bahçeyi mamur etme gayreti ve yer yer fideleri atılan gül tohumlarının farklı yerlerde kokularını arayan gönüllere inşirahı bu kayıp dönemin hanesine yazılan en anlamlı kazanç olacaktı. Ve öylede oldu. Yarına dair ümitlerimiz yeşeriyorsa gönüllerimizde, işte bu bir avuç kadirşinasa şükranlarımızı sunmak yiğide hakkını vermek olsa gerek.

2000’lerin fidanları yani çocuklarımız belki ilk neslin değerlerini bayraklaştırıp, Türk insanın fıtratında olan o sağlam seciye ve karaktere tekrar hayat verecektir. Buna ümidi olanların çalışma ve gayretleri, dualarının âmini olacaktır.

Duygularımı kalemin mürekkebiyle noktalarken, şairin mısralarını mırıldanıp temennisine yürekten bir âminle ayrılıyorum gözlerinizden.

“Biliyorum, bir karınca türküsünden, daha hafif olacak sesim

Biliyorum, insanların birbirine karşı, yabancılığı büyüyecek dünya küçüldükçe

Biliyorum, telefonlar oldukça, İnsanlar birbirini görmeyecek

Biliyorum, birbirimizi hiç görmeden öleceğiz.

Her şey için tek şey diliyorum, Allah’ın gülleri yakamızı bırakmasın.”

Aleksandr Abdullahov

Ukrayna Haber

Ukrayna'nın, ilk Türkçe haber sitesi.

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu