Haberler

Olimpiyatların gizli kahramanları

Bu yılki Türkçe olimpiyatlarına, dilimizin öğretildiği 140 ülkenin 130’undan bin öğrenci geldi.

 

Her yıl 10 binlerce genç olimpiyatlara katılabilmek için kendi aralarında yarışıyor ve aralarından en iyileri Türkiye’ye gönderiliyor. 1991’den bu yana devam eden bu şahane etkinlikte bin 500 Türkçe öğretmeninin emeği var. Bu idealist ve fedakâr insanların yüzde 70’i erkek, yüzde 30’u kadın. Olimpiyat komitesinin genel sekreteri olan ve bir dönem Türkmenistan’da öğretmenlik yapan Tuncay Öztürk’ün yanı sıra Irak, Amerika, Tokyo, Madagaskar, Kazakistan ve Dağıstanlı çocuklara sadece Türkçe öğretmekle kalmayıp, Türkiye’yi ve Türk kültürünü tanıtan ve öğrencilerine iyi birer rol model olmakla kendilerini görevli sayan bu insanları hayranlıkla dinledim. Hem onlara hem onları yetiştirenlere gönülden teşekkür ettim.

-Siz bu devasa etkinliğin genel sekreterisiniz. Ama sanırım daha önce de Türkçe öğretmeniydiniz, değil mi?

– Tuncay Öztürk: Evet. Gazi Üniversitesi’nden mezun olduğum 1992’de Özbekistan’a gittim ve 1999’a kadar fiilen orada Türkçe öğretmenliği yaptım.

-Bu göreve ilk mezun gençler kadar orta yaşlı, deneyimli öğretmenler de talip oluyor.

Cazibesi nereden kaynaklanıyor bu işin? Ekstra para mı alıyorlar? Onları motive eden ne oluyor?

-Onları motive eden, hizmet aşkı. Onun dışında ekstra hiçbir para almıyorlar. Aksine Türkiye’nin dengi bir rakam alınıyor. Ben İstanbul’u dünyanın hiçbir yerine değişmem. İnsan kendi memleketindeki güzelliği hiçbir yerde bulamaz. Dolayısıyla bir başka memlekete insan ancak inandığı değerler adına gider. Öğretmen arkadaşlarla her yıl seminerler yapıyoruz. Olimpiyatlara geldikleri zaman görüşüyoruz. Temel saikin hizmet aşkı olduğunu görüyoruz.

-Bu içeriden bakılınca böyle de, dışarıdan bakanların anlaması zor. Çünkü çok fedakârlık gerektiren bir iş.

-Zor gibi görünen sorunun cevabı, inanç dünyası açısından baktığınız zaman son derece kolay. İnsanların temel bir düşüncesi var. Biz inançlı insanlarız. Dolayısıyla biz Allah’ın rızasına ermeliyiz. Allah’ın rızasını kazanmanın böyle kolay bir yolu var.

-Kolay mı bu yol?

-Allah’ın rızası gibi büyük bir şey karşısında evet, kolay. Tamam, gitmek gelmek ayrı zor. Memleketinden ayrı olmak ayrı sıkıntılı. Ama ebedi hayat düşünen bir insan içinde kolay bir ulaşım aracı.

-Tanışmak tabii, önyargıların kırılmasına da yardımcı oluyordur.

-Gerçekten öyle. Kendi hayatımdan örnek vereyim. Özbekistan’a gitmeden önce “ayıdan post, Rus’tan dost olmaz” gibi bir mantık vardı. Oraya gidip, onlarla tanıştıktan sonra bu atasözünün ne kadar yanlış olduğunu gördüm. Mesela arabamı tamir ettirdiğim usta bir Rus’tu. İşinin ehli, o kadar dürüst. Para verirsiniz üstünü tekrar veren, asla hak ettiğinden fazla almayan. Sonra Rus öğretmenlerle çalıştık birlikte. Gördük ki, hiç düşündüğümüz gibi değiller.

-Biz bu okullar vasıtasıyla aslında kendimizi terbiye ediyoruz.

-Aynen. Bu atasözünü sildim kafamdan. Dedim ki, hayır bu yanlış. Hakikaten Yunus Emre’nin yaratandan dolayı yaratılanı sevme meselesinin özünde insan var. Sınıfta Rus öğrencim de vardı, Yahudi, Özbek, Kazak öğrencilerim de. Öğretmen anne-baba gibi. Sınıfınızda hiçbirini ayırt edemiyorsunuz, milletine bakmıyorsunuz. Öğrenciniz sizinle diyalog kurunca mutlu oluyorsunuz. Dolayısıyla aslında bu karşılıklı öğrenme süreci.

-Dünya çapında büyük bir dönüşüm yaşanıyor.

-Gerçekten öyle. 1991’de yabancı dil olarak Türkçe yurtdışında ilköğretim okullarında okutulmuyor. Bugün 400 okulda okutuluyor.

-Ama bu okullar bu cemaatin okulları. Bunun dışında, bu camiaya ait olmayan okullarda Türkçe var mı?

-Az da olsa var. Ukrayna‘da ve bazı ülkelerin devlet okullarında Türkçe tercihli ders olarak konmaya başlandı. Bu tabii Türkiye’nin sosyo-ekonomik düzeyiyle ilgili. Ama bizim oradaki okulların da tesiri mutlaka vardır. Asıl zor olan, buradan Türkçe öğretmenini götürmek, orada okul açıp onlara Türkçe öğretmek.

-Türkçe öğrenmeye onların neden ihtiyacı var? Bizim açımızdan bir çeşit misyonerlik gibi de düşünülebilir herhalde. Ama onların açısından neden cazip Türkçe öğrenmek?

-Bir bütünün parçası olarak baktığımızda anlam buluyor. Yoksa tek başına neden Türkçe öğrensinler? Bir dili öğrenmeniz için o dilin mutlaka ekonomik bir dil olması lazım. Siyaset dili veya kültürel dil olması lazım. Kültürel dilden şüphemiz yok ama Türkçe bugün henüz ekonomik bir dil değildir. Türkçe bugün dünya ölçeğinde siyasi bir dil de değil. Ama okulla bir bütün haline geliyor. Türk okullarında Türkçe olduğu için mantıklı. Yoksa tek başına Türkçeyi koyduğunuz zaman ben niye öğreneyim ki diyecektir. Bütünün parçasında bir anlam ifade ediyor. Geçen Kenya’dan bir arkadaşımız dedi. Kenyalı çocuk, “Ben niye Türkçe öğreniyorum? Mesela Türkiye’de Kenya dilini öğrenen var mı?” diye soruyor. Hoca bir an düşünüyor, diyor ki, “Yeni bir dil, yeni bir kültür demektir. Bugün İngilizceyi zaten biliyorsun. Bunun yanında Türkçe öğrenmen sana zenginlik katacaktır. Diğer öğrenciler arasında seni farklı kılacaktır.” Baktığınız zaman zor olan kısmı burası. Karşınızdaki o dili öğrenmek için tereddüdü var. Ama siz onu ikna etmeyi başarıyorsunuz.

 

ÖĞRETMENLER YEREL DİLLERİ ÖNEMSİYOR

 

-Peki, Türkçe öğretmenleri de o çocukların dillerini öğreniyorlar mı?

-Tabii. Bizim onlara tavsiyemiz, mutlaka oranın dilini öğrenmeleri. Yine kendimden örnek vereyim. Ben Özbekistan’a gittiğimde Özbekçeyi mükemmel derecede öğrenmeliyim dedim ve öğrendim. Hatta o kadar öğrendim ki, Özbek hikâyeleri antolojisini orada ilk yapan ben oldum. Çünkü Özbekistan’da Özbek hikâyeleri antolojisi yoktu. Ben bunu derledim, bir kitap haline getirdim. Orada basıldı. Burada üniversitelerimize de hediye ettik.

-Buna benzer şeyleri diğer ülkelerdeki Türk öğretmenler de yapıyorlar mı?

-Tabii. Çünkü dil öğrendiğiniz zaman onu biriyle paylaşma arzusu hissediyorsunuz. Şu anda ben yüksek lisans yapıyorum. Türkiye’de herkes yeni edebiyattan yapıyor. Ben Özbek edebiyatını seçtim. Baktım, YÖK’ün tez arama sayfasında o kadar az ki. Güya kardeşiz. Yanı başımızda bir ülke. Ama ortada bir çalışma yok. Kuru kuruya biz birlikteyiz demişiz. Şu anda ben Özbek edebiyatından Cennetlik Adamlar romanını çalışıyorum. Bu hem tanışma, hem karışlıklı alışveriş zenginliği katıyor.

-Roman dediğiniz için şu anda bende o kitabı okuma arzusu uyandı. Özbek edebiyatından tek satır bilmediğimi fark ettim. Başka örnekler de var mı? Kenya’daki öğretmenimiz Kenya dilini öğrenmiş mi? Güney Afrika’daki öğretmenler ülkenin ana diliyle ilgili neler yapmışlar?

-Tabii bu konuyu tek tek öğretmenlerimize sormak lazım. Aksiyon dergisi, bu konuyu işliyor. Dil öğrettiler, dil öğrendiler. Hocam dediler yardımcı olabilir misiniz? Ben de hemen Messenger’a baktım Moğolistan’daki arkadaşa sordum. Dedim ki, Moğolcayı biliyor musun? Biliyorum hocam. Kazakça? Kazakçayı da biliyorum. Moğolistan’da Kazakça ve Moğolca konuşuluyor çünkü. Baktım, öbür tarafta Bengalistan. Dedim ki Ahmet Makam Bey. Sen orada bu dili biliyor musun? Biliyorum Abi, edebi dil düzeyinde değil ama halkla ve velilerle iletişim kurabilecek kadar biliyorum. Zaten fıtri olarak de bu dili öğreniyorsunuz. Çünkü sizin amacınız orada sadece kuru kuruya Türkçe öğretmek değil. Onlarla diyalog kurmak. Veli ziyaretleri yaparız orada. Her öğrencinin evine yılda bir defa gider velisiyle konuşuruz.

Tercüman kullanırsanız o sıcaklığı yakalayamazsınız. Gerçekten tanış olup, diyalog kuramazsınız. Tabii orada yabancı öğretmensiniz. Düşünün, bir yabancı öğretmen evinize gelmiş, size evladınızı anlatıyor. Görevimiz şudur: öğrenci ile velisi ile diyalog kurabilme fırsatı. Birbirimizi sevebilme. Öğretmen öğrencisini, öğrenci de öğretmenini sevmeli.

Öğretmenler çocuklarla arkadaş oluyor. Veliler de öğretmenlere baktıklarında her bakımdan örnek birer insan görüyorlar.

-Bu olimpiyatların başka bir yanı da sadece bizim onları, onların bizi tanıması değil. Bütün dünyayı birbiri ile tanış kılmak olsa gerek.

-Geçen sene olimpiyatlarda Bosnalı çocuk Sırp ve Hırvat çocuklarla bir araya geldiğinde çok etkilenmişti. Duygularını şöyle söylüyordu: “Ben bu insanlarla oturup asla bir arada bulunmamam gerektiğini düşünüyordum. Ama olimpiyat kampında gördük, tanıştık. İlk başta soğuktum onlara karşı.” Çünkü büyük bir trajedi yaşanmış geçmişte Ve o kafasında bir imaj oluşturmuş. Ama olimpiyat vesilesiyle onlarla tanışıyor. Benzer dili konuştukları için de burada oturup kalkarken, kafasındaki bu imaj değişiyor. Diyor ki, “Aslında o da benim gibi birisi. Çok benziyoruz. Demek ki biz bir siyasete kurban gitmişiz”. Bu çok fıtri halde oluyor. Emin olun özel bir gayretimiz de olmuyor. Zaten aynı ortamda on beş gün kalınca yakınlaşıyorlar, birlikte sahne alıyorlar, birlikte yarışıyorlar. Herkes yatay dikey birbiri ile iletişime geçiyor. Bir dostluk meydana geliyor.

-Bu bireysel tanışıklıkları, kurumsal hale getirebilseniz keşke. Değişik ülke okulları birbirlerini ziyaret etse. Türk öğretmenler aracı olsa, köprü olsa.

Ne bileyim mesela Kenya ile İngiltere okulları birbirlerini Türkler kanalıyla kurumsal olarak da tanıyıp yakınlaşsa. Çok mu uçtum?

-Türkiye merkezli genelde oluyor bu. Türkiye’de kardeş okullarla gelip gitme hadiseleri var. Ama Kenya’dan İngiltere’ye, İngiltere’den Kenya’ya ilişki belki ileriki zamanlarda bu çocukların arkadaşlığı ilerlediğince olabilir. Ama dediğiniz şey yani buradaki bireysel tanışıklığı kurumsal bazda yapıp bunu sürekli hale getirmek mükemmel olurdu.

-Onlar üniversite öğrencileri mi?

-Evet üniversite öğrencileri, çok iyi seviyede edebi diyebileceğimiz nitelikte yazılar yazıyorlar. Bu çocukları biz görüyoruz. Türkçenin bilimsel dalları dediğimiz branşlarda dört temel beceri var: Okuduğunu anlama, yazma, dil bilgisi ve konuşma. Bu yarışmalar içerisinde önce test sınavından geçiriliyor. Sonra mülakatlara alınıyor. Beş kişilik, dünyanın farklı yerlerinden gelmiş jüri karşısında sizin bize sorduğunuz sorular gibi farklı alanlardan sorular soruluyor. Amaç, onun Türkçe konuşabilme seviyesini ölçmek. Yazma yarışmasında da yine testle önce dört beceri ölçülüyor. İkinci aşamasında bir konu veriliyor. Deniyor ki, işte ülkenizdeki bir edebiyatçıyı veya bir bayramınızı anlatınız. 300 kelimeden oluşan bir kompozisyon yazınız deniyor. Diğer dal dil bilgisi. Dil bilgisi dediğimizde yine dört temel beceri var. Okuduğunu anlıyor mu, kelime bilgisi nedir, dilbilgisi ne düzeyde. İkinci aşamasında buna Türkiye’deki SBS sınavının benzerinde sınav kitapçığı geliyor. Bunlar çok zor sorular.

-Daha sonra hitabet yarışması da olacak mı? O çok etkileyici olur.

-Sunum diye bir dalımız var o geliştirilebilir. Hitabet güzel bir öneri. Arkadaşlardan da bu yönde istekler gelmeye başladı. Türkçe sunuculuk yapabilen çocuklarımız var. Biz Irak’tan buraya 12 çocukla geldik. İkisini ekranda görebiliyor insanlar. Diğer on tanesinin Türkçesi daha gelişmiş.

Tuncay Öztürk: Bu olimpiyatların hiç gözükmeyen bir tarafı var. Her üniversitemizin Türk dili ve edebiyatı bölüm başkanları oraya geliyorlar, jüri üyeliği yapıyorlar. Geçen yıl Ukrayna‘dan gelen çocuğu yarım saat mülakata aldılar sınavlardan sonra. Necip Fazıl üzerinde konuşuyor çocuk. O kadar derinlemesine hâkim, Türkiye’de bile bulamazsınız. Bunu söyleyen o alanın profesörleri. Necip Fazıl’ı okumuş, değerlendirmiş. Üzerinde yorum yapıyor. Hocalar bayıldı.

Ali Çavdar: 12 talebenin bir tanesi ekrana yansıyor. Ekrana yansıyan çocukların Türkçeleriyle, genelin Türkçesi karşılaştırılmamalı. Bu çalışmaya biz 600 öğrenci hazırlamışız Irak’ta. 600 öğrenci, 6 bin öğrenciden elenmiş. Çeyrek final, yarı final derken finalde bu sayı 12 kişiye kalmış. Folklor grubu da ayrı. Irak’ta 7 folklor grubundan 6’sı elenmiş, bir tanesi buraya gelmiş. Folklorcuları seçerken onların ritmine bakıyoruz. Türkçe konuşmalarına bakmıyoruz. Onlar zeybek oynuyorlar, horon tepiyorlar. Kültürümüzü ayrı bir dalını yaşatmış oluyorlar.

-Ne kadar zamandır Irak’ta bulunuyorsunuz?

– Türkçe olimpiyatlarının ilkinden beri görev alan bir insanım. Irak’ta fiili olarak dokuz aydır bulunuyorum. Erbil’deyiz ama okulların genel eğitim öğretimiyle ilgilendiğim için Süleymaniye’de de bulunuyorum, Kerkük’te de, Bağdat’ta da, Ramadi’de de. Alis Harikalar Diyarında diye bir hikâye var ya, ben orada ilk hafta o kadar şok oldum ki arkadaşlara bir konuşmamda, adım Ali olduğu için Ali Harikalar Diyarı’na gelmiş dedim. İnanın buradan bombalar, terör vesaire gibi görünen bir dünya, gidiyorsunuz alakasız bir dünya. Bomba patlayan yerler, bizim burada nasıl Mısır Çarşısı’nda bomba patlıyor, İstanbul bombalanmış gibi oluyor. Orada da aynı şekilde. Bizim okullarımız ayrı bir huzur ortamı.

-O kadar kalabalık bir öğrenci grubunun Türkçe öğreniyor olması mı size Ali Harikalar Diyarında dedirten şey?

-Tabii, orada 300’ün üstünde Türk öğretmen sınıflarda, laboratuarlarda deney yapıyorlar. Türkçe konuşuyorlar. Folklar çalışıyorlar, Türkçe hareket ediyorlar. Sanatsal etkinliklerde bulunuyorlar. Türkçe olarak birbirleriyle anlaşıyorlar. Muhtelif sınıflarda 6 bin kişilik Türkçe öğrenen çocukları görünce bu Ali Harikalar Diyarında olmuş oluyor. İlk hafta şok oldum. Sonra yavaş yavaş alışıyor insan.

 

ON YIL ÖNCE TÜRKÇE’YE RAĞBET BU KADAR DEĞİLDİ

 

-Amerika’da durum nedir?

-(Mehmet Okumuş: Raindrop Turkish House Türk Kültür Merkezi Başkanı) Amerika’da yedi eyalette, Türk kültürünü tanıtma, dostluk ve kardeşlik projeleri üretme üzerine kurulmuş 16 kültür merkezi var. Olimpiyatlara folklor, şarkı ve şiirden katılan öğrencilerimiz var. Ben Teksas eyaletinin Houston şehrindeyim. Türk okullarının dışında, bizler kültür merkezleri boyutuyla Türkçe öğretimine katkıda bulunmaya çalışıyoruz. Üç ana bölümde değerlendiriyoruz meseleyi. Birincisi, kültür merkezlerimizde gönüllü arkadaşlarımızın vermiş olduğu Türkçe dersleri. İkincisi üniversitelerde kredili ders olarak ve kredili olmayıp kulüp faaliyetleri adı altında Türkçe yapılanması. Üçüncüsü, ilk-orta ve liselerde Türkçe eğitimi projesi.

-Neden böyle söylüyorsunuz?

-Teksas’ta milli eğitim bakanlığı ve derneğin girişimleriyle Türkçenin İngilizceden ayrı dil olarak okutulması kanunu geçti. İspanyolca gibi, Fransızca gibi bu tür ders statüsünde bir okul dersi vermek isterse bunun artık yasal olaraktan önü açık. Öğretmenlerin sertifikalı olması ve ders konularının milli eğitim bakanlığının listesinde bulunması lazım.

-Amerikan milli eğitim bakanlığının mı?

-Evet. Teksas milli eğitimin. Biz bir sunum hazırladık. Biz bu dersin bu şekilde okutulmasını istiyoruz. Her türlü yardıma da hazırız dedik. Onlar da bu kanunu geçirdiler.

-Sizler tek tek okullara gidip, bizi de programınıza alın diye kulis yapıyorsunuz. Muhteşem bir şey.

-Tabii. Bu tanıtım için değişik şeyler de düşündük. Kompozisyon yarışması, sanat yarışması yapalım dedik. Türkçe ders istiyorsun ama Türkiye’nin nerede olduğunu bilmiyorlar. Geçende kompozisyon yarışması yaptık. Oranın milletvekillerinden Green geldi. Kültür merkezimize girdi. Türkiye cumhuriyetlerinin tanıtım stantları var bizim kültür merkezimizin içerisinde. Ön tarafta Mevlana’nın sözü var. “Gel, yine gel. Kim olursan ol yine gel”.

Sol tarafında da Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Aç sineni aç ummanlar gibi ulaşmadığın hiç kimse kalmasın” sözü. Green başladı okumaya. Come, who ever you are. Dur dedi. Kalem var mı diye sordu. Oturdu başladı yazmaya. O bizim birçok programımıza gelmiş bir insan. Teksas’taki ödül töreninde bizi insanlara anlatırken dedi ki, “herkes böyle konuşur, kültürler arası diyalog der, şu der bu der. Bunlar lafta bırakmamışlar. Bilmiyorum binaya girdiğinizde fark ettiniz mi Mevlana’nın come, come, who ever you are sözünü. İşte bu insanlar hem bunu hayatlarına uygulamışlar, hem binalarına uygulamışlar, her şeylerine uygulamışlar.”

Şunu da söyleyelim. Yurtdışında, özellikle Amerika’da Türklerin çok pozitif bir imajı var. Türk dediğiniz anda eğitimli, ya mastırını yapan, ya doktorasını yapmış…

-Ali Çavdar: On yıl öncesine kadar Türkçe kurslarına bu kadar rağbet yoktu. Okullar aynı zamanda kurslara da rağbet uyandırdı. Türkçe diye bir dil var. Türkiye diye bir Avrupa ülkesi var diye düşünülmeye başladı. Eskiden Türkiye’yi Afrika’da bilenler, dünyanın neresinde olduğunu bilmeyenler vardı. Şimdi okulları önce uzaktan izliyorlar. Bakıyorlar, oraya giren çocuklar ahlaki olarak düzelmeye başlamışlar. Annelerine daha saygılı hale gelmişler. Babalarını sayar hale gelmişler. Mahalledeki arkadaşlarıyla ilişkileri daha da düzenli hale gelmiş. Hayatları düzelmiş. İki sene sonra bir bakıyorlar dünya olimpiyatlarında o şehirde olmayan başarıları bu çocuklar almış getirmişler. Fende, teknolojide çok iyi seviyeye gelmişler. Üç beş sene içerisinde ilgi Türkçe öğrenmeye doğru onları sevk ediyor. Türkiye’ye alaka duymaya başlıyorlar. Türk okullarından önce Türkiye’yi ziyaret eden Amerika’daki entelektüel sayısı ile Türk okullarından sonra Amerika’dan Türkiye’yi ziyaret eden entelektüel sayısı bir mukayese edilse arada çok bariz fark var.

 

TÜRKÇE’Yİ SEVDİREN ÖĞRETMENLERİN HİKÂYELERİ

 

’75 YAŞINDAYIM, İLK KEZ BİR BEYAZ EVİME GELİYOR’

Kasım Aksoy: 1974 Sarıkamış doğumlu. İstanbul Üniversitesi Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesinden 2002 yılında mezun oldu. Öğretmenlik mesleği çocukluğundan beri hayaliydi. İlkokulda öğretmenlerini hep hayranlıkla izler, “acaba ben de bir gün öğretmen olabilir miyim?” diye düşünürdü. İstanbul Küçükçekmece lisesinde staj yaparken Madagaskar’da öğretmenlik yapan bir arkadaşı orada Türkçe öğretmenine ihtiyaç olduğunu söyledi. O vesileyle Madagaskar’ın başkenti Antananarivo’daki Uluslararası Işık kolejinde öğretmenlik yapmaya başladı. Hatıralarını şöyle anlatıyor:

Bir gün derste kahvaltı kültürünü anlatıyorum. Sınıfta coşmuşum. İşte bizim kahvaltılarda reçel var, zeytin var, menemen var, salam var, çikolata var, peynir var derken Jimi adlı bir öğrencim parmak kaldırdı. ‘Öğretmenim, siz bütün bunları kahvaltıda mı yiyorsunuz?’ diye sordu. Evet dedim. Jimi ‘Öğretmenim dedi bizde sabah pirinç, öğlen pirinç, akşam pirinç olur. Sabahları bu saydığınız şeyleri bir arada bulmamız mümkün değil’ dedi ve sıraya oturdu. Çok utanmıştım bilseydim, kahvaltıda yediklerimizi bu kadar detaylı saymazdım.

Madagaskar’da şunu gördüm: Ya çok zenginsiniz ya da çok fakir. Orta sınıf diye bir şey yok. Aslında hemen hemen bütün Afrika’nın kaderi budur. Bir taraftan villalarda, şatolarda oturan insanlar, bir taraftan ayağında ayakkabısı ile olmayan insanlar…

Madagaskar’a gidişimin ikinci senesiydi. Bulunduğumuz ülkede Türkiye ve Türk insanının kültürünü ve yardımseverliğini de anlatmaya çalışıyoruz. Bu vesileyle okulumuzun sponsorları Kurban bayramında bu insanlara et dağıtalım dediler. Neden olmasın dedik. Kurbanlar kesildi etler parçalandı. İkişer ikişer kilo halinde poşetlendi. İnsanlara haber verildi. Saat bir gibi etler dağıtılacaktı. Tabi biz önceden kart bastırmıştık kartını veren etini alacaktı. Saat birde okulun önünde müthiş bir kalabalık beliriverdi. Kartı olan da gelmiş olmayan da. Birbirine soruyorlarmış sen burada ne bekliyorsun. Buradaki Türk koleji et dağıtacak. Parayla mı? Hayır parasız! Ooo deyip herkes sıraya giriyor.

Yol izdihamdan dolayı trafiğe kapandı. Biz arbede bir an önce bitsin diye etleri dağıtalım, önce kartları olanlar gelsin dedik. Et poşetlerini kartlı olanlara veriyoruz ama ne çare eti alan gidiyor. Aynı insan tekrar sıraya giriyor. Ya sana verdik. Sen git başka bir arkadaşın da bu eti alsın diyoruz. Laf anlayan yok.

Bir bayan gözümüzün önünde bıçağı parmağına vurup kesti. Parmağından kanlar akıyor. Fizik öğretmenimiz ya ne yapıyorsun neden parmağını kestin dedi. Böyle yapmazsam bana acıyıp et vermezsiniz diye cevap verdi. İçler acısı bir durum kendi kendime sordum. Türkiye’de kim acaba bir iki kilo et için parmağını kesmiş ve yine Türkiye’de kim küçücük çocuğunu yere fırlatıp çocuğumun feryatlarını duysunlar da bana et versinler diye feryatlarda bulunmuş. Bunları düşünürken bazen insanlığınızdan utanıyorsunuz. Keşke imkân olsa herkese versek. Bütün insanları kucaklasak diyorsunuz. Ne mümkün, her şey imkânlar ölçüsünde işte.

Bir öğrenci velimizi ziyaret etmek istedik. Öğrencimize yarın sizi ziyarete geleceğiz dedik. Çocuk hayır gelmenizi istemiyorum dedi ve ağladı. İkinci gün yine söyledik hayır istemiyorum dedi. Üçüncü gün buyurun gelin dedi. Bir taksiye atladık yaklaşık bir saat gittikten sonra çocuk taksiciye burada dur, bundan sonrasına araba gitmez dedi. İndik. Yarım saat yürüdükten sonra dağın eteğinde bir evde yaşlı iki çift bizi bekliyordu. Biz onlara yaklaştıkça heyecanları yüzlerinden okunuyordu. Ve nihayet yanlarına gittik. Şaşkın ve aynı zamanda tedirgin bir şekilde bizi evlerine kabul ettiler. Biz üç öğretmen oturmuş vaziyette yaşlı iki çift ise ayakta bizi bekliyor. Tabi bu durum bizi tedirgin etti. Bizim kültürümüzde yaşlılar ayakta beklemez. Buyurun siz oturun, biz sizi ziyarete ve tanımaya geldik dedik. Yaşlı nine hayır hayır, siz gidene kadar biz size hizmet edeceğiz, oturmayacağız dedi. Ve şöyle devam etti:

“Torunum Türk öğretmenler bizi ziyarete gelecekler dedi. Ona çok kızdım. Türk öğretmenlerin burada ne işi var? Niye bize gelsinler? Onlar beyaz, bizim gibi fakir insanların yanında işleri ne dedim. Ama bugün gözlerime inanamıyorum ki beyaz öğretmenler evimize gelmiş. Ne olur bizim şu fakirliğimize bakıp da torunumu okuldan atmayın.”

Aman efendim bu nasıl söz dedik. Biz sizi tanımak istedik deyince yaşlı nine gözyaşlarına hâkim olamadı. Koştu kaynamış sıcak süt getirdi. Bize ikram etti. “Biliyor musunuz” dedi, “75 yaşındayım ilk defa bir beyaz evimize geliyor. Buna inanamıyorum. Ben Türkleri yamyam, vahşi, çölde yaşayan insanlar olarak bilirdim. Ama bugün karşımda melek gibi insanlar görüyorum. Meğer ne kadar da yanılmışım.”

Nenenin bizden bir ricası oldu. “Artık inandım ki siz samimi insanlarsınız. Torunum okula gelirken çok zorlanıyor, yarım saat yürüyor. Yarım saat sonra otobüse biniyor. Yaklaşık bir saat sonra okulda oluyor. Durumumuz da çok iyi değil. Torunumu yanınıza alın” dedi. İlk yurt talebemiz bu öğrencimiz oldu. Şuan Gaziantep’te Endüstri Mühendisliğinde okuyor. Atılan bir adımın sevginin ve diyalogun gücünü bir kere daha görmüş olduk.

Aile ziyaretlerimizde meğer Türkiye olarak orda hiç bilinmiyor muşuz. Vahşi olarak barbar olarak biliniyormuşuz. Ailelere kendimizi ve Türkiye’mizi anlatma fırsatını bulduk. Öğretmenliğin nasıl bir kutsal vazife olduğunu eğitimin ne kadar olduğunu bir kere daha bütün benliğimle anladım. Neden mi?

Anneler günüydü. Çocuklara dedim ki herkes bugün çiçek alsın, annesine versin. Yalnız bizim kültürümüzde annelerin eli öpülür. Çiçeği verirken annenizin elini öpün. Tamam dedi gittiler. Ertesi sabah bir öğrenci velimiz geldi. “Ya” dedi, “siz ne yaptınız böyle?” Ben korktum, kötü bir şey mi yaptım diye. Dedi ki veli, “oğlum dün bana anneler gününde çiçek almış çiçeği bana verdi ve elimi öptü. Çok şaşırdım, çok duygulandım, gözyaşlarıma hâkim olamadım. Bu nasıl bir şey? İlk defa anne olduğumu hatırladım. Bakın bu sahneyi videoya çektim. İnanamıyorum siz çok farklı öğretmenlersiniz. Çocuklarımıza çok güzel şeyler öğretiyorsunuz. Ömrüm boyunca unutmayacağım”.

Bulunduğunuz ülkenin yerel dilini de bilmeniz çok önemli Madagaskar’ın resmi dili Fransızca. Pazarda, çarşıda sokakta Fransızca konuşuluyor ama bir yabancı olarak orda o insanların yerel dilini konuştunuz mu akan sular duruyor. Ben pazarda alışveriş yaparken Fransızca konuşuyordum. Normal olağan bir şey onlar için. Bir gün Malagasıca bir iki kelime konuşunca bütün Pazar alkış tuttu. Vaza beyaz demek. Beyaz Malagasıca konuştu. Malagasıca konuştu deyince anladım ki onların bizi, bizim onları anlamamız yerel dille olur ancak.

İlk çocuğumuz Madagaskar’da doğdu. Bu ülkede doğan ilk Türk çocuğu bize nasip oldu. Şifreli çocuk dediler onun için. Çünkü doğum tarihi 7.7.2007 idi. Çok sevdiler. Oğlumun iki ismi var. Malagasıca MAMY, Türkçe Selim. Bunun için ne kadar şükretsem azdır.

Madagaskar’da benim için acı olay annemin vefatıydı. Anne ah anne bilemedik bilemiyoruz değerini ancak kaybettiğimizde anlıyoruz. Bana bir telefon geldi. Anneni kaybettik şu an musalla taşında hakkını helal ediyor musun dediler. Kilometrelerce uzak bir diyardasınız. Hemen yola çıksanız bile iki uçakla ancak gelebiliyorsunuz. Büyük bir acı yutkundum ve o an ben hakkımı sonuna kadar helal ediyorum, ediyorum da anam bana hakkını helal etti mi? Aklıma geldikçe hep o acıyı hissediyorum.

Yaklaşık 9 yıldır Madagaskar’dayım. Mutluyum çünkü son iki yıldır Madagaskar’da Türk rüzgârı esiyor. Televizyonlar Türkiye’yi anlatıyor. Gazeteler Türkiye’nin gücünü yazıyor. Artık Türkiye Madagaskar’da barbar, yamyam, çölde yaşayan bedevi gibi bilinmiyor.

İki dönem mezunlarımız oldu. 15 öğrencimiz Türkiye’deki üniversitelerimizde okuyor. Onlar geleceğin mimarları, doktorları, mühendisleri olacaklar. Ülkelerine dönüp kendi insanlarına hizmet edecekler. Çünkü bize böyle söz verdiler. Yarınların çok mutlu güzel olacağını ümit ediyorum.

 

‘AH BİR SUŞİ OLSA DA YESEM, DİYORUM’

 

Havva Bayram, 1985 doğumlu. Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Türkçe Öğretmenliğini bitirdi. Mezun olur olmaz Japonya’ya gitti. Dört yıldan beri Tokyo’daki Türk Kültür merkezinde Türkçe öğretmenliği yapıyor. Gitmeden önce Japonları sadece akıllı insanlar olarak biliyordu. Gittikten sonra onların aynı zamanda çalışkan insanlar olduğunu gördü. Bir buçuk yıl Japonca eğitimi aldı. Şu an rahatlıkla Japonca iletişim kurabiliyor. Olimpiyatlara hazırlanırken yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

Bu yıl olimpiyata katılan öğrencilerimizden Mai Yoshioka ders sırasında, “Nerelisiniz?” sorusuna cevap olarak “buçuğum” deyip duruyordu. Soruyu defalarca sordum. Her seferinde öğrenci aynı cevabı verdi. Meğer öğrencimiz melezim demeye çalışıyormuş.

Geçen ay Tokyo’da trende bir Türk arkadaş ile giderken yanımıza bir Japon geldi. Biz onlar Türkçe bilmiyorlar diye rahat rahat Türkçe konuşuyorduk ki. Hatta hemen önümüzde duran Japon amca ne kadar uzunmuş dedik kendi aramızda. Amca bize döndü ve “Siz Türk müsünüz?” diye sordu. Bu, 35 milyon nüfusa sahip Tokyo’da gerçekten ilginç bir durumdu. Meğer önümüzde duran amca 7 yıldan beri Türkiye’de yaşıyormuş. Ve son iki buçuk yıldan beri hiç Tokyo’ya gelmemiş. Bir hafta için gelmiş. Türkiye’de Marmara Projesinde çalışıyormuş. Biz de hazır sizi gördük gerçekten Marmara projesi ne zaman bitecek diye sorduk. Başbakan Erdoğan 2013 yılında bitmesini istiyor fakat bu bize göre biraz zor. Yine de inşallah biter diyoruz dedi.

Japon yemek kültürüne alışmak oldukça zordu. Önceleri yosun ya da çiğ balık yemekte güçlük çekerken, şu an arkadaşlarla ah ahh bir suşi olsa da yesek diyoruz. İlk suşi yeme deneyimimde öğrencilerimle birlikteydim. Ve çiğ balık yiyeceğimizi bilmiyordum.

Öğrencilerim Japon restoranına götürdüler ve daha sonra birbirinden ilginç yemekler geldi. Tabi önce ne yediğimi söylemediler. Yedim ama lokmalar büyüdükçe büyüdü zar zor yuttum. Daha sonra ne yediğimi söylediler. Yemek yemekte o kadar zorlandığım başka bir anımı hatırlamıyorum.

 

‘KIZIM OLDUĞUNDA, HASTANE KAPISINDA ÖĞRENCİLERİM KARŞILADI’

 

Jale Bahçe. 1976 Afyon doğumlu. Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi’nden 1997’de mezun oldu. Ertesi yıl Dağıstan Özerk Cumhuriyeti’nde Buynat Uluslararası Dil Kolejinde eşimle birlikte çalışmaya başladı. Büyük kızı 2000 yılında Dağıstan’da dünyaya geldi. 2001’de Makedonya’da çalışmaya başladı. Halen Makedonya Yahya Kemal Koleji Üsküp şubesinde Türkçe Öğretmenliği yapıyor. Hatıralarından bir demet şöyle:

Dağıstan’a ilk gidişimizde götürdüğümüz kuru nane yüzünden polis bizi bayağı zorladı. Uzun süren bir tetkikten sonra bizi geçirdiler. Dağıstan’da dil öğreninceye kadar zorlandık. Yemek yapmak için çok seçeneğimiz yoktu. Türkiye’den götürdüğümüz kurular bizim için çok önemliydi. Bekâr öğretmen arkadaşlar evli hocalara misafir olurken, ya nohut ya da kuru fasulye yapmamızı isterlerdi. O gün gelecek misafirlere nohut yemeği yapacaktım. Bir baktım salça bitmiş. Misafirler eşimle birlikte geleceklerdi. Eşimin salça almasını beklersem yemek yetişmeyecekti. Dağıstan’a geleli ancak bir kaç ay olmuştu. Tek başıma hiç dışarı çıkmamıştım. Gözümü karartıp evimize yakın bir bakkala kadar gittim. Bakkal büfe tarzı müşteri içeriyi göremiyor. Küçük bir kafesin ardından istediğini alabiliyor. Salçayı anlatmak için uğraştım ama anlatamadım. Geri dönüp evin önündeki çöpten salça kutusunu alıp gösterdim. Ve ancak o zaman salçayı alabildim.

Aynı zorluğu Makedoncayı öğreninceye kadar da yaşadım. Makedonya’ya geldiğimizde kızım küçüktü. Hasta ve iştahsız dönemiydi. Patates kızartması yemek istedi. Hemen yapayım dedim ama sıvı yağ yeterli değildi. Eve yakın küçük bir bakkal tarzı bir yer vardı. Oraya gittim. Anlatmaya çalışıyorum, “zeytin sakas” dedi. Ben kızdım nasıl sıvı yağı zeytin diye anlar diye söylendim. Eve gidip şişeyi aldım ve gösterdim. “Da be da” zeytin demez mi o gün öğrendim ki ?akedonca’da zeytin sıvı yağ demekmiş.

2006 yılında küçük kızım dünyaya geldi. Hastane kuralı gereği kimse içeri giremiyor. Hasta ziyareti yok. Öğrencilerimden bir grup hastane çıkışına gelmek istediler. Ben gerek yok eve gidelim eve gelin diye cevap verdim. “Tamam tamam” dediler. Biz hastanenin kapısına çıktığımızda öğrenciler ellerinde çiçekler çok süslü bir sepet, sepeti içinde bebek için değişik değişik hediyeler bizi karşıladılar. Çok duygulanmış hepsine sarılıp ağlamıştım.

Bir ders yılı daha yeni başlamıştı. Ben 10.sınıfların birinde dersimle ilgili bilgi veriyorum. Ders materyallerini tanıtıyordum. Öğrencinin biri parmak kaldırdı. “Hocam siz fazla konuşuyorsunuz” dedi. Sınıfa bir baktım espri mi yapıyorlar diye. Hayır, sınıf hala çok ciddi. Ne demek istiyorsun oğlum dedim. Sorularla anladım ki çocuk bana “Hızlı konuşuyorsunuz” demek istemiş. Fazla konuşmak ve hızlı konuşmak arasındaki farkı anlatınca sınıfça bir hayli gülmüştük.

Veli ziyaretlerinin birinde aileye çocukları hakkında bilgi verip tavsiyelerde bulunmaya çalışıyordum. Öğrencinin annesi “Sizin okulun başarısının sebebini şimdi anladım. Bir iki ay gibi kısa bir zamanda benim kızımı benim kadar iyi tanımışsınız” dedi.

İlk yurtdışına çıktığım zaman aklımdaki sorulardan biri de sağlık sorunları nasıl çözülecekti. Yabancı bir ülkede hastalanırsak tedavisi nasıl olurdu acaba gibi sorular vardı. Ancak gittiğim iki ülkede de hastanelerde Türk kolejinin öğretmenleri denince çok iyi karşılanıp tedavi ediliyordu. En iyi doktorlar bize hizmet veriyorlardı.

 

‘TEKRAR GİDER MİSİN DESELER, HİÇ DÜŞÜNMEDEN GİDERİM’

 

Ayşe Semra Çarpan. 1962 İzmir doğumlu. 1994 yılında Kazakistan’a eşi ve iki küçük kızıyla birlikte gitti. İki küçük valize sığdırabildiği eşyalarıyla ama kalbinde büyük umutlarla vatan topraklarından ayrılmıştı. Kazakistan’da ilk yıllar zorluklarla dolu ama bir o kadar da güzelliklerle geçti. Akmayan sular, yanmayan ocaklar, çocuklarının yemede zorluk çektiği ekmekler… Bir zamanlar Türkiye’de hiç önem vermediği eşyalar oralarda altın gibi kıymetlenmişti. Ama öğrencilerinin bir bakışı, bir gülüşü her şeye değiyordu. Ayşe Hanım duygularını şöyle anlatıyor:

Dilini bilmediğim, bir ülkedeydim ama çok kısa bir sürede dilini öğrenmiştim. Komşularımla konuşabiliyor, okula gelen velilerle çocukları hakkında görüşebiliyordum. İlk zamanlar telaffuzu birbirine benzeyen kelimelerle başım derde giriyordu ama Kazak halkının engin hoşgörüsüyle bunlar problem olmuyordu. Eşim bir süpermarkette çalışıyordu, bir veli ziyaretinde onu tanıyan velilere eşimi tarif ederken “eşim musırlı olan” demiştim. O sırada veli gülmüştü “musır değil, murt diyeceksin” demişti. Çünkü Kazakçada musır çöp, murt bıyık anlamına geliyordu. İşte böyle… Yıllar nasıl geçti hiç anlamadık. Çünkü öğrencilerim benim kızlarım gibiydi. Onlar ailemin bir parçasıydı. Uzun yıllardır Kazakistan’da ve aynı okulda görev yapıyorum. Önümüzdeki günler ne getirir bilmiyorum ama oralara gittiğim için, öğrencilerim için her şeye değer diyorum. Tekrar gider miydin diye sorsanız hiç düşünmeden evet diyorum.

Röportaj: Nuriye Akman – n.akman@zaman.com.tr

Ukrayna Haber

Ukrayna'nın, ilk Türkçe haber sitesi.

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu