Röportaj

ABD ve İsrail’in ortak hedefi Libya’ya BOP dizaynı

ANKASAM Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol: RÖPORTAJ: MEHMET KARA - MUHAMMET ÖRTLEK mkara@yeniasya.com.tr ortlekmuhammed@yahoo.com

ANKASAM Stratejik Araştırmalar Merkezi Kurucu Başkanı, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol ile başta Suriye ve Libya olmak üzere ABD-İran arasında yaşanan kriz ve bölge ülkelerinde yaşanan gelişmeleri konuştuk.

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, yazarlarımız Mehmet Kara ve Muhammet Örtlek’in sorularını cevaplandırdı.

Suriye gibi

Libya, Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) Kuzey Afrika’da en kritik sacayağı. Nasıl Suriye, BOP açısından önemli bir yere sahip ise, Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz bağlamında da Libya benzer bir öneme sahip.

BOP’taki harita

Kaddafi’nin devrilme süreci dahil olmak üzere, Libya’nın BOP’taki haritaya uygun bir şekilde dizayn edilmesi çalışmalarını görüyoruz. Bugün bu anlamda Libya içerisindeki iki temel dinamik veya iki güç iş başında.

BM herşeye rağmen

BM herşeye rağmen, ABD’nin küresel kaos planı önündeki en büyük engel.  Libya’da da ABD’nin arzu etmediği tutumu sergilemek suretiyle, kendisinden beklenen yapıcı istikrar rolünü oynuyor.

***

ANKASAM Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol (1): 

Libya, BOP’a uygun şekilde dizayn edilmeye çalışılıyor

ANKASAM Stratejik Araştırmalar Merkezi Kurucu Başkanı, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol ile başta Suriye ve Libya olmak üzere ABD-İran arasında yaşanan kriz ve bölge ülkelerin de yaşanan gelişmeleri konuştuk.

LİBYA, BOP’UN KUZEY AFRİKADAKİ EN KRİTİK SACAYAĞI

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da 2011 yılında başlayan Arap Baharı süreci, coğrafyadaki bazı ülkelerde halk ayaklanmaları ve iktidarların değişmesiyle sonuçlandı. Ancak Libya, Suriye ve Yemen gibi coğrafyalarda da iç karışıklıklar ve iç savaş devam ediyor. Son günlerde imzalanan deniz sınırlarını belirleyen anlaşma ile Libya gündemde. Arap Baharı’nda Libya’yı ve Kaddafi sonrası NATO müdahalesiyle başlayan süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Libya, Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) Kuzey Afrika’da en kritik sacayağı. Libya’yı Suriye ile özdeşleştirebiliriz. Nasıl Suriye, BOP açısından önemli bir yere sahip ise, Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz bağlamında da Libya benzer bir öneme sahip. Dolayısıyla BOP’un geleceği açısından iki önemli adresten biri. Ve bu bağlamda sahada masaya yansıyacak olan gelişmeler, tarafların büyük projelerinin geleceği açısından büyük bir önem arz ediyor. Ve bugün Libya bu yönüyle önemli bir kırılma noktası.

Şimdi bakıldığında ABD’nin BOP’un Kuzey Afrika ve Ortadoğu bağlamında geleceğini büyük ölçüde etkileyecek jeo-politik ve stratejik öneme sahip. O yüzden ABD ve İsrail boyutuyla, burada Libya vazgeçilmez aktör konumunda. Libya’nın kaybedilmesi Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz bazlı projenin akamete uğramasıyla eşdeğer olacaktır. Dolayısıyla Suriye sonrası, Libya’da bir başarısızlığın, ABD’nin ve İsrail’in kaybetmesi pek mümkün görünmüyor. Zaten Türkiye ve Rusya’nın da ortaya koyduğu ortak direnç tamamıyla, ABD ve İsrail ikilisinin bölgede yürüttüğü ve ilk etapta kendi çıkarlarını, daha sonra da bekalarını tehdit edecek bu projeyi akamete uğratmak şeklinde. Ondan dolayı Türkiye ve Rusya, 16 Kasım 2001’den bu yana Avrasya bazlı başlattıkları işbirliği sürecini, genişletilmiş Ortadoğu bağlamında Kuzey Afrika’yı da içine alacak şekilde yürütüyor. Ve bugüne kadar ortaya koydukları performans açıkçası hem ABD ve hem de İsrail açısından çok da kendileri açısından beklenilmeyen sonuçları ortaya koymuş vaziyette.

Onun için kısaca özetlemek gerekirse; Libya burada, bölgesel ve küresel bazlı siyasetin şekillenmesinin geleceğinde Kuzey Afrika ve Ortadoğu boyutuyla oldukça önemli. Burada kazanan aktör hem bu bölgede, hem de küresel bazlı uluslar arası siyasetin dizaynında oldukça önemli bir avantaj yakalayacak.

LİBYA BOP’A UYGUN ŞEKİLDE DİZAYN EDİLİYOR

Libya’da ülke içerisinde birbiriyle çarpışan ve rekabet halinde olan taraflar var. Ulusal Mutabakat Hükümeti ve başındaki Fayez El Serraj. Libya’nın özellikle doğusunda faaliyeti olan Halife Hafter ve güçleri var. Libya’nın kendi iç dinamikleriyle bu parçalı yapıyı nasıl okuyabiliriz?

Şimdi bakıldığında, aslında Kaddafi’nin devrilme süreci dahil olmak üzere, burada Libya’nın BOP’daki haritaya uygun bir şekilde dizayn çalışmalarını görüyoruz. Ve bugün bu anlamda Libya içerisindeki iki temel dinamik veya iki güç burada iş başında. Bugün bakıldığında Libya’da da vekâleten güç savaşı yaşanıyor. Bu vekâleten güç savaşında Ulusal Mutabakat Hükümeti, BM’nin kabul ettiği ve tanıdığı meşrû bir zemine sahip. Aynı zamanda burada dikkat çeken husus bunların durduğu eksenin doğru bir nokta olması. Yani Ulusal Mutabakat Hükümeti bölgenin ruhunu yansıtırken, Hafter daha çok BOP ve BOP’un arkasında olan güçlerin oradaki temsilcisi gibi hareket ediyor. Dolayısıyla Hafter hem ülkesine, hem de coğrafyasına, tarihine ihanet eden, bu anlamda BOP’un vekil güçlerinden birisi olarak öne çıkıyor.

BM, SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ BM’Sİ DEĞİL ARTIK

Uluslar arası basından takip ettiğimiz kadarıyla Hafter’i Suudi Arabistan ve ABD ittifakının desteklediği iddiaları var. BM, Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni tanımaktadır. Ancak karşı tarafta ABD gibi büyük bir güç var. ABD’ye rağmen, BM’nin Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni tanımasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Birincisi BM, Soğuk Savaş dönemi BM’si değil artık. Bakıldığında, Soğuk Savaş sonrası dönemdeki uluslar arası sistemde yaşanan krizden büyük ölçüde uluslar arası örgütleri, uluslar arası hukuku ve değerleri büyük ölçüde etkilemiş vaziyette. Ondan dolayı ABD, artık BM’yi eskisi gibi etkin bir şekilde kullanamıyor. Ve bundan dolayı da BM’yi hedef alan bir takım açıklamalarda bulunuyor. ABD’nin buradaki bir diğer hedefi de BM’yi itibarsızlaştırmak ve BM’yi devreden çıkartmak suretiyle aslında küresel kaosu daha da derinleştirmek istiyor.

Bugün BM her şeye rağmen, ABD’nin küresel kaos planının önündeki en büyük engel. Bunu Libya ve diğer örneklerle de göstermektedir. Her ne kadar İsrail ve bir takım farklı örnekler söz konusu olsa da, sonuçta BM’ye bakıldığında, İsrail noktasında ABD’nin istediği kararları eskisi kadar kolay çıkartamadığını görüyoruz. Ondan dolayı bugün BM aslında, Libya’da da ABD’nin çok da arzu etmediği tutumu sergilemek suretiyle, kendisinden beklenen yapıcı rolü, o istikrar rolünü oynama noktasında bir duruş sergilemiş durumda.

Bu bağlamda şunu söyleyebiliriz, BM ve bu anlamda BM’nin desteklediği Ulusal Mutabakat Hükümeti aslında küresel bazda statükonun devamından yana bir yapı olarak değerlendirilebilir. Zaten mücadelede burada.

TARAFLAR, BM’NİN HER ŞEYE RAĞMEN AYAKTA KALMASINI İSTİYORLAR

BM’nin eski BM olmadığını söylediniz. Anlaşıldığına göre BM’de, ABD’nin güdümüne karşı bir mücadele söz konusu. Bu konuyu biraz daha açıklayabilir misiniz?

BM’nin varlığı, ABD’nin küresel kaos planını bozmaya yönelik durumda. O yüzden taraflar BM’nin her şeye rağmen ayakta kalmasını istiyorlar. Aksi takdirde ABD’nin küresel kaos planı çok daha hızlı bir şekilde işleyecek. Diğer taraftan Sayın Cumhurbaşkanı’nın da dile getirdiği hadise. Aslında daha güçlü bir BM. Bu anlamda BM’de bütün medeniyetlerin ya da diyelim ki yeni güçlerin etkin şekilde yer alması. Meselâ bu Latin Amerika’da Brezilya şeklinde kendisini gösteriyor. Türk-İslâm dünyasında da Türkiye şeklinde kendisini gösteriyor. O yüzden BM yeni reforma, eğer yeni bir reform olmazsa, ABD’ye rağmen yeni bir modelin diğerleri tarafından gerçekleştirilmesini kaçınılmaz kılıyor. ABD’nin aynen Milletler Cemiyeti sürecinde olduğu gibi, kendisi istiyordu. Fakat kendisine uygun bir Milletler Cemiyeti yapısı olmadığı için, ABD’siz nasıl Millet Cemiyeti söz konusuysa, önümüzdeki günlerde yeni bir Cemiyet-i Akvam süreci ABD’ye rağmen kurulabilir.

İsrail, Türkiye’yi kuşatma politikası izliyor

Mısır’da Abdül Fettah El-Sisi Mısır, Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Yunanistan ve İsrail arasında uzun bir diplomatik süreç yaşandı. Ve bu son dönemlerde anlaşmaya da dönüştü. Bu dörtlü yapının, Doğu Akdeniz’de doğal gaz çalışmaları ve Türkiye’nin gönderdiği gemiler üzerinden faaliyetleri, son Libya ile yaptığımız deniz sınırı anlaşmasını nasıl değerlendirirsiniz?

Aslında burada dönüm noktası 2013 değil. Mısır’daki askerî darbe değil. Askerî darbenin hemen öncesinde, 2009’da yaşanan “one minute” krizi sonrası, İsrail Cumhurbaşkanı Peres, aynen şu ifadeyi kullandı: “Türkiye bizi kuşatmaya çalışıyor. Artık bu tarihten itibaren biz Türkiye’yi kuşatmaya başlayacağız.”

Dolayısıyla burada 2009 bir dönüm noktasıdır. Ve Peres ya da İsrail, 2009’dan itibaren Azerbaycan ve Gürcistan’dan Kafkaslar’dan başlamak üzere Türkiye’ye bir kuşatma politikası yürütmeye başlamıştır. Önce Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni ve Yunanistan’ı dahil etmiştir. Mısır’daki askerî darbeyle birlikte, Mısır tekrar 1979’daki Camp David düzenine çekilmek suretiyle, buradaki kuşatmada büyük bir açık durumdayken İsrail açısından, tekrar tamamlayıcı rolüne kavuşturulmuştur. Bundan dolayı burada Sisi darbesi, aslında İsrail’in Türkiye’yi kuşatmaya yönelik operasyonunun bir parçası olarak da değerlendirilebilir.

İkincisi Türkiye kendisine yönelik bu kuşatma harekâtını zaten BOP kapsamında, hem Irak’ta hem de Suriye’de çok net bir şekilde görmüştü. Bunu güneyindeki terör koridoru olarak nitelendirmiştir. Bu kapsamda da her ne pahasına olursa olsun mücadele içerisine gireceğini ortaya koymuştu. Türkiye’nin buradaki en büyük adımı, Rusya ile oyun bozucu ve yeni bir dengeyi başlatıcı hamlesi oldu. Dolayısıyla Türkiye, güneyinde oluşturulmaya çalışılan önce BOP kapsamında ABD’nin Irak ve Suriye bağlamında başlattığı bu kuşatmayı/koridoru Rusya ile birlikte bozdu. Şu an daha geniş kapsamlı bir kuşatmayı Yunanistan’dan başlamak üzere, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, İsrail, Mısır ve Körfez’e kadar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne kadar uzanan bu kuşatmayı da yine Suriye’de deneyiminden hareketle Rusya ile birlikte bozan bir hamle içerisinde. Bundan dolayı şu an bölgede Türkiye ve Rusya’nın en temel hedefi kendi çıkarlarını ve bekalarını tehdit eden bu kuşatmaları ortadan kaldırmaya yönelik hamleler.

Bu bağlamda da Türkiye’nin caydırıcı gücünün arttırılması. Rusya’nın S-400’ler bağlamında Türkiye’ye verdiği destek; Kıbrıs, Suriye ve Doğu Akdeniz bağlamında da Türkiye’nin elini kuvvetlendirmiştir. Bu hamle kuşkusuz Rusya’nın da çıkarlarına uygun olduğu için günümüzde devam etmektedir. Ondan dolayı burada İsrail’in, ABD’nin yürüttüğü kuşatma politikalarına karşı, Türkiye ve Rusya’nın etkin bir mücadelesi ve bu kapsamda oluşturdukları yeni dengeler ve ittifakların varlığından bahsedebiliriz. Türkiye, Irak, İran ve Rusya bağlamında ortaya çıkan bu ilk etaptaki gelişme, Suriye’nin de dahil edilmesi ve arkasından Libya’nın da bu süreç içerisinde yer almasıyla birlikte daha etkin bir şekilde sahada kendisini gösteriyor.

Bir diğer husus da Türkiye bu kuşatmalara karşı, üs modelini, Katar’da, Somali’de, Sudan’da Cibuti’de ve Libya’da bu üsleri devreye sokmak suretiyle, aslında İsrail’e ve ABD’ye gereken cevabı vermiştir. Bu bağlamda zaten Türkiye’nin 27 Kasım’da Libya’yla yaptığı anlaşmada, dikkatinizi çekerse hem Doğu Akdeniz’deki çıkarları hem de Libya’daki Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin varlığının devam etmesini esas alan güvenlik anlaşması ve Türk üssünün ki, bu sadece karada bir üs olmayacak, aynen Katar’da olduğu gibi deniz üssü ve belki askerî anlamda hava üssü takip edecek.

ULUSLAR ARASI SİSTEMDE ZEMİN KAYGAN  

Türkiye son dönemde Suriye politikasında Rusya, İran ve ABD ile görüşmeler yaptığı oluyor. Libya’ya asker gönderme kararı alan Türkiye, Suriye’de beraber hareket ettiği uluslar arası bu aktörlerle Libya’da karşı karşıya mı gelecek? Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

imdi birincisi şu tespiti yapmak lazım. Uluslar arası sistemde zemin fazlasıyla kaygan ve ilişkiler kaypak. O yüzden Türkiye dengeye dayalı çok boyutlu bir dış politika izleme mecburiyetiyle karşı karşıya. Bundan dolayı da ne ABD ile ne de NATO’yla ilişkilerini kesme taraftarı. Ne de Rusya’ya tamamen bağımlı bir politika izleme taraftarı. Ondan dolayı şu an izlenilen politika uluslar arası sistemdeki bu gerçekliğe dayalı bir realist politika, Türkiye açısından. Dolayısıyla şartlar, konjonktür Türkiye’yi böyle bir dış politika izlemeyi mecbur kılıyor.

İkinci husus Suriye’ye bakıldığında, Türkiye ve Rusya farklı tarafları destekledi. Ama sonuçta her iki bu farklı taraflar üzerinden Suriye’nin toprak bütünlüğünü, egemenliğini ve bağımsızlığını izleyen temel politikada prensipte anlaştı. Dolayısıyla her taraf, farklı tarafları desteklemelerine rağmen bu ortak politika noktasında uzlaşmaları, Suriye’deki oyunu bozdu. Ve Astana süreci ile birlikte Türkiye ve Rusya ikilisi Suriye’de büyük bir inisiyatif kazandı. Bugün Suriye’deki iç savaşın farklı bir seyir izlemesi ve Türkiye’nin sahada artan varlığı bunun bir sonucu.

Benzer bir durum Libya için de geçerli. Libya’ya bakıldığında aslında, Türkiye’nin ve Rusya’nın desteklediği taraflar farklı. Fakat sonuçta her iki ülke de Libya’nın toprak bütünlüğünden, egemenliğinden ve bağımsızlığından yana. Bu da sonuçta Hafter üzerinden Libya’yı bölmeye ve BOP’u gerçekleştirmeye yönelik girişimlerde bulunanlara karşı Rusya’nın çok daha farklı düşündüğü ve burada BOP’da Hafter’i desteklemek suretiyle oyun bozucu rolü üstlendiğini gösteriyor.

IRAK’TA ÜÇ YAPI ARASINDA MÜCADALE VAR

Irak’ta şu an iki buçuk devlet yapılanması var. Yarımı Irak halkının kendisini yansıtıyor. Ama buna karşılık iki paralel devlet yapılanması var. İran ve ABD. Bugün bu üç yapı arasında bir güç mücadelesi söz konusu. Nitekim Irak’taki dinamiklere ve yürütülen protestolara da bakıldığında Irak halkı çok net bir şekilde, ABD kadar İran’ı istemediğini ortaya koyuyor.

Dolayısıyla bu son hadise, Irak üzerinden bölgedeki ABD-İran arasında yaşanan güç mücadelesinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Burada yine özellikle İran’ın verdiği mesaj kriz sürecinde de çok net bir şekilde bir kez daha bu kavgayı ortaya koymuştur. İran, ABD’nin Irak’ı ve bölgeyi terk etmesi gerektiğini söylemiştir. Bu kapsamda da Irak parlamentosunda da, bahsettiğimiz İran paralel devletinden kararı da çıkartmıştır. Bakınız oradaki Şii unsurlar üzerinden, Sünni ve diğer unsurlar burada yer almadı. 170 milletvekili üzerinden parlamentodan bu kararı çıkarttı.

Bir diğer mevzu da şu: Kasım Süleymani üzerinden ABD, İran’a bir tercih yapması gerektiği mesajını da vermiştir. Yani bu büyük savaş öncesi “son ihtar” olarak da belki adlandırılabilir. Zira bakıldığında Trump’ın oradaki kullandığı “Savaştan değil, siz müzakereler üzerinden kazandınız” ifadesi ve müzakere kapısını devamlı şekilde açık tutması “gel biz şu eski oyunumuzu oymaya devam edelim” mesajıyla bana göre eşdeğer.

O yüzden Irak’taki atılacak adımlar ve İran’ın buna vereceği cevap oldukça önemli. Ama bana göre İran eskisi kadar güçlü değil. Zira bu son krizde kendi kamuoyunu da kendi halkını da, sadece Irak’taki kamuoyunu değil, kendi iç dinamikleriyle de karşı karşıya ve rejim ciddi anlamda bir meydan okumayla karşı karşıya. Yani kendi kamuoyunu kaybetmiş rejimin ya da devletin, daha etkili bir politika yürütebilmesi mümkün değil. Burada İran açısından rejim açısından iki seçenek var. ABD’nin istediği şekilde (çünkü süreç işliyor) ya gidecek ABD’ye tabi olacak, bir kez daha İran ABD büyükelçisinden talimatlar alacak İran’daki hükümet. Ya da içerde kanlı bir iç savaş dahil bu sürecin önünü açacak ve İran çok hızlı bir şekilde Rusya ve Çin’in nüfuz alanına dönüşecek. Böylesi bir durum söz konusu.

Zira burada göz ardı edilmemesi gereken bir husus var. Çin hem Irak hem de İran konusunda destek vereceğini bu iki ülkeye açıkladı. Bakınız Trump “Eğer ABD, Irak’tan çekilirse Irak hapı yutar” demişti, hatırlayın. Çin dedi ki “Irak’ın yanındayız.” Dolayısyla bugünkü kavga daha makro planda, ABD ve Çin arasında. Ve İran aslında orda bir vekil aktör. Vekil aktörler kullandığını zanneden bir vekil aktör. Afganistan’la başlayan bir laboratuar var. ABD’nin NATO’da aldırdığı Çin kararı bu açıdan oldukça önemli. Çin bu mesajı çok net bir şekilde aldı. Ve Irak üzerinden İran’ı tekrar dizayn etmeye yönelik buradaki ABD’nin son operasyonu, Çin’in dikkatinden kaçmıyor.

Burada dikkat çekici bir mesaj da Trump’ın “Bizim hedefimiz rejim değil” demesi. Bakınız oysa düne kadar rejim devrim muhafızları üzerinden terörist ilan edilmişti. İran bir terör devletiydi. Ama bu son krizde Trump orada açık kapı bıraktı. Dedi ki “Rejim bizim hedefimiz değil.” Nedir peki hedef? “Rejimin bizim politikalarımıza uygun bir hale gelmesi ve bizi politikalarımıza uygun bir şekilde davranması…” Elbette bu Rusya’nın ve Çin’in dikkatinden kaçmıyor. Ondan dolayı şu ana kadar İran’ın girdiği bir takım angajmanlar, İran’ın dün olduğu gibi bugün ABD ile bir kayıkçı kavgası yürütmesine pek imkan tanıyor. Şartlar değişti. En azından mevcut rejime, bırakın yakın çevresi ve kendi halkı bile inanmıyor. Kendisine duyulan inancı ve güveni kaybetmiş bir rejimin, rahatlıkla ayakta kalabilmesi mümkün değil. Bu rejimin değişmesi gerektiğini, artık, son Ukrayna uçağı hadisesi ile ABD de gördü. Bu rejim üzerinden artık ABD bir politika yürütemeyeceğini bence anlamış oldu. Aynı şekilde Çin ve Rusya da. O yüzden rejimin bu tutarsızlığı rejimin sonunu hızlandırıcı öngörülüyor.

Süleymani hadisesi ABD’nin kırmızı çizgisi

Hocam, bir müddettir Irak’ta işsizlik, yoksulluk ve yolsuzluklar hakkında halkın sokak gösterilerini görüyoruz. Bu gösterilerin üzerine bir de Şii milislerin ABD büyükelçiliği binasının etrafında ateş yaktıkları, binaya saldırı düzenledikleri gibi haber ve görüntüler izledik. Bu olayların devamında da Kasım Süleymani öldürüldü. Süleymani sonrası Ortadoğu’daki ortamı nasıl okumalıyız? Bazen basında hemen bir savaş senaryosu yazılıyor. Böyle bir savaş senaryosu mümkün mü?

Birincisi ABD-İran arasındaki krizlere bakıldığında her ne hikmetse bugüne kadar çatışacaklarmış gibi gözüküp, çatışmadıklarını ve günün sonunda her ikisinin de kazançlı çıktığı bir oyunu görüyoruz. Yani burada bir danışıklı döğüş ya da bir kayıkçı kavgası var. Bakınız İran, ABD’yi büyük şeytan İsrail’i de küçük şeytan olarak ilan ediyor. Ama İran, özellikle büyük şeytanla işbirliği yapmaktan kaçınmıyor. Ahmedi Necat’ın “Afganistan ve Irak bağlamında biz ABD’ye destek verdik, ABD ile işbirliği yaptık” açıklaması sonrasında; İran’ın Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de ve bölgede, Afganistan dahil nüfuz alanını genişletmesi, burada aslında kimin kimle nasıl bir mücadele içerisinde olduğunu çok net bir şekilde ortaya koyuyor.

İkincisi, Kasım Süleymani hadisesi, İran’ın bu sürecin sonunda daha fazla kazanmak istemesine ve bu anlamdaki hırsına karşı, ABD’nin çizdiği kırmızı çizgi anlamına geliyor. Ve İran’a adete “haddini bil, sınırları daha fazla zorlama” diyor. Nitekim Kasım Süleymani hadisesi öncesi yaşanan gelişmelere bakıldığında orada öncelikli hedefin ABD ve İran arasında Irak’ta yürütülen güç mücadelesinde, ABD’nin Irak’tan çıkarılmasına yönelik olarak verilen bir cevabı görüyoruz. ABD, Kasım Süleymani üzerinden İran’a çok net şu cevabı veriyor: “Irak’taki oyununun farkındayız, buna bir son ver, yoksa savaşı Irak’tan İran’a taşırız.” Bu yüzden Kasım Süleymani hadisesi öncelikle ABD ve İran arasındaki, Irak üzerinde yürütülen bir güç mücadelesinin bir sonucudur. ABD, İran’ın oynadığı oyunun farkında olduğunu görüyor. Trump’ın, “Eğer İran, Irak’taki mevcut tavrını devam ettirirse çok zararlı çıkacaktır” şeklindeki açıklaması bu açıdan önemli.

İkincisi İran’ın burada, Rusya ve Çin’i de yanına almak suretiyle bölgede ABD çıkarlarını ve varlığını hedef alan projelerine yönelik olarak da, ABD, Süleymani üzerinden bir mesaj vermiştir. 27-31 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirilen ve ABD’yi en geniş anlamda Kızıldeniz’den Malaka boğazına kadarki bölgede dışlamayı merkeze alan üç ülke arasındaki, denizlerdeki yeni güç oluşumuna karşı ABD’nin burada verdiği bir mesaj vardır. Yani “Sen, beni bu bölgeden dışarı çıkartacak bir takım ittifak girişimlerine girersen ben, seni çok acımasız bir şekilde cezalandırırım.” Bu tabi deniz tatbikatı, aynı zamanda Kuşak-Yol güzergahını güvenlik altına almaya yönelik bir girişim olarak da karşımıza çıkıyor. Hem ABD’yi dışlama boyutu var, hem de bölgede Kuşak-Yol güzergahını güvenlik altına alma durumu var.

Burada yine Süleymani’nin Kuşak-Yol’da önemli bir parça olan Akdeniz koridoru projesinin gerçekleştirilmesindeki rolünü de göz ardı etmemek gerekiyor. Süleymani, Akdeniz projesinin Tahran, Bağdat, Şam ve Beyrut’a kadar uzanan karayolunun inşaatını gerçekleştiren bir aktör olarak, bu yönüyle de sembolik anlam taşıyan isimdi. ABD, Süleymani sembolü üzerinden İran’a bir mesaj vermiş vaziyette.

Daha Fazla Göster

Ukrayna Haber

Ukrayna'nın, ilk Türkçe haber sitesi.

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu