Sencer Hanoğlu

Fikirlerine pranga vurulmak istenenler [1]

‘‘Sürgünü yalnız memleket hasreti yıkmaz.’’ R. H. Karay

Öncelikle  sürgünlük  nedir?  Düşünmek – farklı da olsa fikir üretmek-  suç mu? Özgürlüğün elden alınması söz konusu olsa bile ‘YANLIŞ’ olanın ‘DOĞRUSU’ nu haykırmalı mı? Gibi sorulara cevap niteliğinde bir girişle yazımıza başlayalım.

Bir nevi  mecburi göç de diyebileceğimiz sürgünlük; bir zaman sonra tiranlaşan, zorbalaşan  düşünce özgürlüğünden, insanların haklılığından,  tenkid edilmekten ölesiye  korkan bazı güçlerin bir kişi, millet, sosyal grup ya da topluluğu kendi istediği dışında sevk olunduğu herhangi bir  yerde zorunlu ikamete maruz bırakması demektir.

Dünya tarihi,  düşünce ve fikirlerinden dolayı türlü türlü sıkıntılara, zulümlere, sürgünlüklere maruz bırakılmış nice ilim, bilim ve düşünce insanıyla doludur.  Galile, Sokrates, Pisagor ve Hypatia gibi daha  bir çokları  hayatları pahasına fikirlerinin arkasında durmuşlardır. Ömrünü savunduğu bir idealin peşinde geçiren, bu ideal uğruna türlü zorluklara göğüs geren ve fikirlerini geniş çevrelere duyurabilmek için çabalayan nice aydınlar,  ne yazık ki döneminin insanları tarafından pek anlaşılamamıştır.

Düşüncelerine fikir özgürlüğü çerçevesinden bakılamamış  ve  en küçük farklı bir fikre açık olmayan zihniyetler tarafından  sırf onlar  gibi düşünmedikleri için hapislere atılan, sürgün edilen, idam edilen ve toplumsal lince maruz bırakılan bu kişiler ancak yıllar, yüzyıllar, çağlar geçtikten sonra sahalarının parmakla gösterilen önemli değerleri  olarak tarihin altın sayfalarındaki   ve gönüllerdeki yerlerini almışlardır.

Günümüzde de her meslek sahasından çağlar öncesinde de yaşandığı gibi zulümlere uğrayan  çok sayıda örnekle karşılaşmaktayız.  Hem Türkiye’de hem de dünyanın farklı coğrafyalarındaki yaşananlar o dönemlerden hiç de farklı değildir.  Örnekleri gördükçe şaşıracak , okuduklarınıza inanamayacak  ve adeta ‘Bu nasıl olur?’ diye hayıflanmaktan kendinizi alamayacaksınız.

SÜRGÜNLERDE GEÇEN BİR HAYAT 

1888’de İstanbul’da doğar. Hem annesi hem de babası aydın insanlardır. Babası Maliye Başveznedarı  Mehmet Halid Bey , annesi Kırım Hanlarının soyundan gelen Ruhsar Hatun’dur. Kişiliğinin ve edebi yeteneğinin gelişmesinde annesinin etkisi vardır. Çünkü Annesi Kırım Hanları soyundan olmasına rağmen İstanbul Türkçesi’ni  çok iyi konuşmaktadır. Nihat Sami Banarlı: “Refik Halid, güzel Türkçesini Kırım Hanları neslinden olan annesinden, ev ve mahallelerindeki İstanbul ve aile lisanından öğrenmiştir.” Der. (1)

Galatasaray Lisesi ve Hukuk Fakültesinde okur. Ama Galatasaray Lisesini yarıda bırakıp gazeteciliğe başlar.  Farklı gazete ve dergilerde yazıları çıkmaya başlar. 1908’de Servet-i Fünun’da ve Tercüman-ı Hakikat’te çalışmaya başlar.  Son Havadis adıyla bir gazete kurar ancak 15 sayı yayımlanır. Kalem adındaki mizah dergisinde de “Kirpi” takma ismiyle siyasi mizah yazıları yazar. Aynı zamanda ‘Aydede’ ismiyle çıkardığı mizah dergisinde yazılarına  da devam eder. Kısa sürede edebiyat dünyasında tanınan biri olmayı başarır. Bu ünüyle birlikte Fecr-i Ati Edebiyat Topluluğu’na katılır ve   kurucularından biri olur. Hiciv yazıları İttihat ve Terakki’nin  dikkatini çeker. Ve  en nihayetinde Sinop’tan başlayarak 5 yıl süreyle Anadolu’nun farklı bölgelerine sürgüne gönderilir.

Sinop’a sürgün edilmesinin nedenini “Minelbab İlelmihrab ” adlı kitabında Talat Paşa’yı kastederek yazdığı “Hırkaya alışanlar birden bire frak giyerlerse gülünç olurlar.” cümlesine bağlar.(2) Bu sürgünlük – vatanından uzakta yaşamaya maruz bırakılma hali-  onun azmini daha da artırır. Orada yazılarına devam eder.  Anadolunun farklı yönlerini ve Anadolu insanını tanıma fırsatı bulur. Ve önemli eserlerinin  temelini bu sürgün yıllarında atar.

Birinci Dünya Savaşı bittiğinde (1918) İstanbul’a döner. Robert Koleji’nde Türkçe öğretmenliği yapar. Vakit, Tasvir-i Efkar ve Zaman gazetelerinde makaleleri yayımlanır. Sabah Gaztesinde baş yazarlık yapar. 2 defa Posta Telgraf (PTT) Genel Müdürlüğü yapar. Tabiki hiciv yazılarına da devam eder. Ve bu da bazı çevrelere ciddi bir şekilde rahatsızlık verir.

Birinci Dünya Savaşı sonrası Mustafa Kemal önderliğinde yurtta milli mücadele başlar, Yazılarıyla -yanlış veya doğru- bir gazeteci ve yazar olarak kendi düşüncesini dile getirerek bunun ‘ümitsiz bir çaba’ olduğunu yazar ve İstanbul hükümetini destekler. Milli Mücadele başarıya ulaşınca da fikir özgürlüğüne ve gazeteci kimliğine bakılmaksızın yeni kurulan TBMM tarafından muhalifler listesi olarak hazırlanan “Yüzellilikler” listesine eklenir ve yurt dışına sürülür.

Bu onun ikinci sürgünlük dönemi anlamına gelir.  1938 yılına kadar tam 15 yıl Halep ve Beyrut’ta sürgün hayatı yaşar.  Bu sürgünlük dönemi onun için ilkinden daha zor şartlarda geçer.  Ama o,  yine de boş durmaz ve gazetecilik yapmaya devam eder. Aradan yıllar geçer. Mustafa Kemal’e yazdığı mektuplar   neticesinde TBMM tarafından çıkarılan Genel Af  Kanunu  dahilinde  sürgünlüğü sona erer. Ülkeye döner. Kendini  yazılarına, öykülerine  verir.  18 Temmuz 1965 tarihinde  İstanbul’da hayatını kaybeder.

Oğlu, babasını anlatırken :“münakaşa, kavga, gürültü ve patırtıdan hoşlanmaz; hayatın kötü taraflarını görmemeye çalışır. Etrafındaki insanların daima nikbin (iyimser) olmasını ister.’ Der.(3)

Yukarıda sözünü ettiğimiz şahsiyet Türk Edebiyatının ve hikayeciliğinin önemli siması, ‘Memleket Hikayeleri  ve Gurbet Hikayeleri’ adlı şaheserlerin  mimarı olan REFİK HALİD KARAY’dan başkası değildir.  Refik Halid, hiç kuşku yok ki Türk edebiyatının en büyük isimlerinden biridir. Romancı, denemeci, eleştirmen, gazeteci, mizah yazarı, tiyatro yazarı, öykücü ve politikacı gibi pek çok sıfatı barındırsa da edebiyat tarihçilerimizce öykücü yanı öne çıkarılmış ve bu türün edebiyatımızdaki önde gelen isimlerinden biri sayılmıştır. İstanbul Türkçesini gösterişten uzak kullanım biçimiyle de dilimizin en usta yazarlarından kabul edilmektedir.(4) Bir zamanlar hain ilan edilen ömrünün önemli bir kısmını  çile doldurarak sürgünlerde geçiren Refik Halid,  “Maupassant tarzı” da denen olay öyküsü türünde verdiği  hikayelerle tanınan  önemli yazarlardan biri  olarak  Türk Edebiyatındaki yerini alır.

Birçok roman ve öyküsü senaryolaştırılıp beyaz perdeye akatarılır. Filme uyarlanan eserlerinden  sürgünlük yıllarında Anadolu gözlemlerinden yola çıkarak kaleme aldığı  “Yatık Emine” (1974) adlı öyküsü  bir adım öne çıksa da  filmlere konu olan diğer eserleri de şunlardır: Çete(1950), Sürgün(1951), Nilgün(3 bölüm 1951-54), Yeraltında Dünya Var(dizi,2001), Karlı Dağdaki Ateş(1969) vs.

Son söz olarak; Refik Halid Karay’ı  farklı  bakış açısıyla,  onca sürgün karşısında yine de iyimserliği ve mizahı elden bırakmayan  duruşuyla, “istenmese” de kabul edilen, saygı duyulan büyük bir yazar olarak anmak durumundayız.

Sencer Hanoğlu | @senhanoglu

Kaynaklar:

1. Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Nihat Sami Banarlı, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul/1971, s.1205

2. Şerif AKTAŞ, Refik Halit Karay, Ankara 1986, s.25

3. Akt. Aktaş 2004, s.57

4. Türkçenin Gücü: Refik Halid Karay Öykücülüğü, Medeni Yılmaz Arka Kapak dergisinin 15. sayısı (Aralık 2016)

Etiketler
Daha Fazla Göster

Ukrayna Haber

Ukrayna'nın, ilk Türkçe haber sitesi.

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
Kapalı