Haberler

Değerlerine Fransız kalan, Deniz’in hikâyesi…

“Axa Sigorta”’dan hayatını, evini, arabasını, sağlığını işini kısacası “benliğini” sigortalan, Deniz sabah sağ salim uyanmıştı. Sigortalı olmak bulutların arkasındaki “Güneş” gibi içini ısıttı.

Kolundaki, “Daniel Hechter & Paco Rabanne”, markalı saatine baktı, saat yediydi.

Çoktan “Pierre Cardin’in” çarşafının altından çıkmanın zamanı gelmişti.

Yatağın sıcaklığını terk ederken gün boyu yapacağı işleri kafasında toparlıyordu bir taraftan da kendisini “uykuya bırakmamaya” zorluyordu. Nihayet sıcak yatağı terk etmişti.

Önemli bir gündü işinde gücünde olmalıydı. Eline yüzüne su serptikten sonra bir bardak “Evian” su içip, banyoya yöneldi.

“L’Oreal” şampuanı ile yıkandıktan sonra, hazır cildi yumuşamışken bir de “BIC” ile sinekkaydı tıraş olmuştu. Süper hafiflemişti.

Üzerindeki “Lacoste” pijamasını çıkartıp “Givenchy” gömleğini giymiş, üstüne “Daniel Hechter” kravatını takmış “Cacharel” pantolonu altına çekmişti. “Chanel” parfümünü de sıktıktan sonra soğuk havanın yıpratıcı etkilerine karşı ellerine “Avon” kremini sürmüştü.

Bu arada, Eşi Jülide de kalkmıştı. “Tefal” tavaya iki yumurta kırmıştı. Kapıcı da bu arada “Gima”’dan sıcak Türk ekmeği sandığı Fransız ekmeğini almıştı. Zaten başkası da satılmıyordu. Ekmek diye bildikleri yedikleri ekmek “Baguette 250g.” buydu.

Eskide kalmıştı; taş fırın pidesi, çörekotlu tandır çöreği, tahinli pide, tereyağlı bazlama, gözleme…

Eskiler ilk çıktığında bu Fransız’ların fırın ekmeğini yufka ekmeğe sarıp yer öğünlerinde “katık” yaparlardı.

Kahvaltı masası doluydu; “Kiri” peynir, “Danone” yoğurt, “Nestle” çikolata, margarin, Fransız’ın kahvaltılık gevreği…

Jülide kızı Suzan’a “Bledina” mamayı yedirirken bir taraftan de “Club Med”’e “check up” yaptıracağını ve Fransa’da tatil planlarından bahsediyordu.

Bu arada okula gidecek oğlu Davut’u hazırlanmaya başlamıştı.

Deniz, oğlu Davut’u, “Saint Joseph Fransız Erkek Lisesi”’ne bırakacak daha sonra havalimanına gidip “Air Bus” ile Fransa’dan gelen patronunu karşılayacaktı. Birlikte işyerine geçeceklerdi.

Şeytan bir ara kulağına, “patronunun sık sık Avrupa’ya ağababalarına Türkiye’deki kazançlarını teslim etmek için mi gidiyor?” diye fısıldadı.

Deniz içinden bir “Estağfurullah” çekip kendi kendine “suizan yapma” dedi.

Artık çıkma zamanı gelmişti, “Longchamps” çantasını kapmıştı ki Jülide; “Akşama unutma Carrefour’a uğra panpişim” dedi. Alış veriş listesini eline tutuşturdu.

Deniz listeye bir göz attı; cilt bakım ürünleri, bebek giyim, mama, oyuncak, kozmetik, parfüm ve gıda hepsi çok yakından bildiği tanıdık markalardı. Kendi malımız sayılırdı globalleşmiştik ya…

Ne hikmetse “biz globalleşirken”, “batı medeniyeti” memleketimizde epey “yerelleşmişti”.

Deniz evden çıkmak üzereyken, eşi Jülide’ye kızları Suzan’ı aşıya götürmesini söyledi.

Bakanlık ihaleyi vermiş, sağlık ocaklarına yeni Sanofi (Aventis&Synthelabo&Pasteur ortaklığı) aşılar gelmiş.  dedi.

“Aşılanalım güzelleşelim…” diye espri de yaptı aklınca…

Artık Jülide ve kızı Suzan’a bay bay demişti.

Aklı artık “Ondulin” çatının altındaki sıcak yuvasında değildi.

Bir şey olsa, “Alcatel’in” Türkiye’de yaptığı (CDMA, GSM, GPRS/EDGE, W-CDMA, WiMAX ve LTE baz istasyonu ağ) alt yapısı ile Fransa’nın gönderdiği “uydu” üzerinden ev ile irtibatı kopmayacaktı…

Kapıdan çıkarken oğlunun Peugeot bisikletini kapıda bıraktığını gördü. Oğluna ustaların garajı Weber malzemeleri ile yenilediğini ve artık Peugeot’unu buraya bırakabileceğini söyledi.

Davut, “hı.. hı..” derken Fransız Koleji’ndeki derslerini düşünüyordu…

Renault otomobiline binmişti, “tam Türkiye yollarının arabası” diye düşündü. Yollar karlı ve buzluydu. Kış bakımını yaptırmış “Elf” yağ koymuştu. Elf yoksa “Elif’ten mi geliyor” diye saf saf aklından geçirdi.

Daldığındı, dikkatli olması lazımdı “yollar buzluydu” bir ara  “ne iyi etmişimde kış lastiğimi MICHELIN’den almışım” diye söylendi.

Benzin deposu dibe inmişti, “Total’e” uğradı, “TEB Ekonomi” (BNP Paribas dans le monde)’den aldığı kredi kartı ile depoyu fulledi.   

İşyerine geldiğinde arkadaşlarıyla akaşama kadar, Fransa Senatosunun yediği haltı konuştular, kınadılar, yuh size, vay … diyip kimseye duyurmadan “Sözde Ermeni Soykırımı Yoktur ” diye haykırdılar.

Baktığı, Türk gazeteleri içine sinsice yerleştirilmiş ve kaynaksız bir şekilde verilen, AFP (Agence France-Presse)’den tercüme dünya haberlerini okumuş dünya görüşünü tazelemişti.

Elindeki gazetedeki haberlerin altında; Londra (CİHAN),  Kahire (CİHAN), Bağdat (CİHAN), Moskova (CİHAN), Paris (CİHAN), Kiev (CİHAN), Pekin (CİHAN), New York (CİHAN) vs… yazmıyordu.

Eğer “o” haberi “o” gazetenin muhabiri “Ali-Veli” yazmamışsa AA’nın haberi de değilse kim yazmıştı diye sorgulamıyordu.

Sadece şehir isimleri vardı…

Kaynaksız şehir isimleri…

Zaten o da merak etmiyordu…

Ne yiyor, ne içiyor, ne giyiyor, neyle geziyor, nerden geliyor, nereye gidiyor…

Bunlar önemli değildi günü kurtarma derdindeydi.

Çok mu dertlendi açar bir Fransız şarabı keyiflenirdi.

Bir kadeh şarap bütün bunlar unutmak için değil miydi?

Zaten “Başak Emeklilik” ile emekliliği de garantiydi… gelecek derdi de yoktu…

Fransa, her ne kadar Deniz’imizin, pasaportundaki çipten bedenine kadar ele geçirse de ruhunu teslim alamamıştı.

Çünkü o işe bakan markalaşmış Fransa’da da meşhur başka bir isim vardı.

Herkesin bildiği ama Fransız kalmayı tercih ettiği bir isim: “Azrail”.

 

Başka bir ifadeyle “Il est également appelé; Izrail, Izrael, Azrin, Izrael, Azriel, Azrail, Ezraeil, Azraille, Azryel, Ozryel, Azrail, Ezraeil, Azraille, Azryel, Azrael, Ozryel  ou Azraa-eel”

Être confiée à Dieu (Allah’a emanet olun.)

Journaliste: Yunus Erdoğdu

E-mail: yunuserdogdu@hotmail.com

Remarque: Bu hikâyede geçen isimlerin gerçek hayattaki kişilerle yakından uzaktan ilgisi yoktur.

Bakanlık ihaleyi vermiş

Ukrayna Haber

Ukrayna'nın, ilk Türkçe haber sitesi.

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu