Haberler

“Adem’e ağlarken, Ebrar’ı beklerken”

Kıymetli Dostum Ahmet Aydın beyin bir kızı oldu. Ona ve ailesine mutluluklar diliyor, kendisinin kaleme aldığı yazıyı sizlerle paylaşıyorum. Sevgiyle.

Aleksandr Abdullahov

Adem’e ağlarken, Ebrar’ı beklerken

Allah lütfetti, bir kez daha baba oldum. Şükürler olsun. Geçmez, bitmez gibi gelen çok zor bir gündü ama kimseyi beklemeyen zaman beni de beklemedi ve gün akşam oldu, her şey akışına girdi. Kimin için dururdu ki çarkı, feleğin, benim için dursun.

Kiev’in 7’nolu hastanesinde bu sonbahar sabahı, hafif yağmurlu, hafif rüzgârlı bir günde kızımın doğdu müjdesini hemşirelerden almayı beklerken bir taraftan da ikinci kattaki bekleme odasından ruhumun nefes alması için dışarıya bakıyorum. Ağaçlardan yerlere salına salına düşen yapraklara gözüm takılıyor. Ağaç yaprakları da aynı insan ömrü gibi. Vazifesini tamamlayan yapraklar, bir mevsimin bitişini belgeliyorlar gibi ağır ağır iniyorlar yere. Ahmet Haşim ne güzel demiş:

Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak…
Sular sarardı… yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

Kâh yeşil, kâh kırmızı, kâh sapsarı yapraklar, ağaçların köşe bucaklarından, dünyayı seyrettikleri o ulaşılmaz yükseklerden bir gün yere düşeceklerini, toprağa karışacaklarını bilmiyorlardı. Ama insanoğlu öyle mi? Her yokuşun bir inişi, her başlangıcın bir bitimi, her doğumun bir ölümü olduğunu adı gibi biliyor. Biliyor bilmesine de “başa gelmeyince bir şey, anlaşılmaz hiçbir şey” sırrınca, sıranın bir gün kendine geleceğini, geldiği güne kadar nedense öteliyor.

Daha dün sekiz yaşında dedemin bahçesindeki armut ağaçlarına çıkan ben, bugün üçüncü çocuğumun müjdesini bekliyorum. Geçenlerde kaybettiğimiz, yeri cennet mekan, önden giden atlılardan bir atlı ( inşallah) Adem Köse kardeşimden sonra bir doğum haberi almak, hayatın değişmez ve sarsılmaz bir gerçeğini haykırıyor bizlere. Doğum gibi Ölüm de var. Adem Hocadan geriye kalan, bir iyilik mefkuresi evlatlarına, bir de eşinin o engin gölgesinde büyüyen dört selvi tüm insanlığa.

Zannedersem doğum ile ölüm arasındaki hayatı dolduran en can alıcı soru “ne uğruna ve nasıl yaşadığın” sorularıdır. Yaşadın işte kaç yıl yaşadıysan ve yaşıyorsun da,  e o zaman ne uğruna yaşıyorsun ve nasıl yaşıyorsun? Şairin dediği gibi bir zaman sonra semaya ağlayarak mı gülerek mi bakıyorsun?

İçini tam olarak dolduramasak da iyilik için yaşamıyor muyuz? Sevgi için ömür tüketmiyor muyuz? Hak sevgisi, vatan sevgisi, aile sevgisi, çocuk sevgisi, ne derseniz deyin. Sevmek ve sevilebilmek için değil mi tüm bu uğraşı? Bir filozofa sormuşlar, “gerçek insanın hayatta aldığı en büyük haz nedir diye, o da herhangi bir canlıya faydalı olurken aldığı hazdır, diye cevap vermiş. Başka birine yardımcı olma, Somali’yi Soma kadar yakın bilme,  ötekine bizim muamelesi yapabilme. İşte mesele bu. Çünkü insanoğlunun da ademin de kışındayız artık. Bir bahar yaşayabilmek için son kez üstümüze sinen dünyadan “iyilik” duşuyla arınmalı değil miyiz?

İşte bu düşüncelerle daldığım, saçlarına alın tüm tonları düşmüş bir güz resitalinden dünyaya merhaba diyen küçük bir kızın ağlamalarıyla kendime geldim.

Ve dünyaya diktiğim üçüncü fidanıma, o tatlı şirin kızıma, iyiliklerin temsilcilerinden olsun diye EBRAR adını verdim. Hoş geldin iyilik meleğim, hoş geldin EBRAR’ım.

Dedim ya doğduk, yaşıyoruz ve öleceğiz. Hiç olmazsa tarafımız belli olsun. Ne uğruna yaşadığımız, nasıl yaşadığımız miras kalsın çocuklarımıza. Aynı, Adem Hoca’nın bizlere bıraktığı, son on yılda beş ülkenin toprağına diktiği yüzlerce  “iyilik” fidanı ve mefkuresinin varisleri dört yetim gibi.

01 Ekim 2011 / Ahmet Aydın

Ukrayna Haber

Ukrayna'nın, ilk Türkçe haber sitesi.

Bir Cevap Yazın

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu