Haberler

Mendil kurumadan

Mehmet paçalarını dizlerinin üstüne kadar sıvayıp suya girdi. Ayaklarının altında çakılların kayganlığını hissediyordu. Yosun tutmuş taşlar ayakta durmasını zorlaştırınca büyükçe bir taşın üzerine dikkatle oturdu. Gelen dalgaların ıslatmaması için pantolonunu biraz daha yukarıya çekti. Su pisti. Limandan kaynaklanan pislik denizin her tarafını kaplamış artık denize girmek neredeyse imkânsız hale gelmişti.

Özellikle yaz aylarında iyice kesifleşen bir koku da vardı. Ama bütün bunlara rağmen denizin çekiciliğinden kurtulmak mümkün değildi. Yüzemezdi evet ama ayaklarını suya sokmasına mani bir şey yoktu. Ayaklarını suyun içinde hafif hafif sallarken yan tarafındaki arkadaşına baktı.

Lütfi topladığı taşları suyun üzerinde kaydırmaya çalışıyordu. “Gel.” dedi. “Bak sana düz çakıl topladım.” Teşekkür ederek aldı Lütfi. Geniş geniş güldü. İlk taşı O’nun için gönderdi suyun üzerine. En az yedi defa kaydı. Memnun oldu. Eline aldığı taşları rastgele denize atmaya başladı.

Lütfi gelip oturdu yanına. Paçalarını sıvamıştı. Gelip geçen tekneleri balık avlayan martıları seyrettiler bir süre. Sakindi deniz. Sonsuzluk hissi veriyordu. Sürekli kıyıya vuran dalgaların bu sakin denizden doğduğuna inanmak zordu biraz. Sessizliği Lütfi bozdu. “Neden yüzmüyoruz ?” diye sordu. Cevap vermedi önce. Annesinin denize girmesini yasakladığını söylemek istemedi. “Su pis.” dedi. “Hem güneş de tepede hasta oluruz sonra.” Lütfi çaresiz sustu. Tanıyordu. Israr etmenin bir anlamı yoktu. Aklına muzipçe bir fikir geldi. Hızla kaldırdı ayaklarını ve “Yengeç!” diye bağırdı. Mehmet daha toparlanamadan ayaklarını tekrar suya soktu. Büyük bir su parçası sıçradı ayaklarının suya değdiği yerden ve Mehmet’in pantolonunu ıslattı. Silkelemek için hızla kalktı Mehmet ve o sırada gelmekte olan bir dalgaya hedef oldu. Pantolonu tamamen ıslanmıştı. Mehmet hırsla baktı arkadaşına. Kahkahalarla güldü Lütfi önce. Sonra arkadaşının gözlerindeki kırgınlık ile kızgınlık arası bakışlara gözü takılınca sustu. İçten içe büyük bir pişmanlık duydu. Ağzını açtı ama boğazına bir şeyler düğümlendi sanki. Sustu.

Mehmet bir hamlede sudan çıkıp otobüs durağına doğru yürümeye başladı. Otobüse yaklaştığında şoförün bu halde kendisini almayacağını düşündü. Islak ıslak binemezdi tabii. Gitti bir banka oturdu. Gölge olmayan bir yer seçmişti. “Bir sonraki otobüse yetişirim.” diye teselli etti kendini. Güneşte oturunca iyice içerlediğini hissetti Lütfi’ye. Bir özür bile dilememişti. Kendisi de hemen kalkıp gitmişti ama olsundu. Topu topu 50 metre uzaklıktaydı işte. Lütfi’ye doğru kaydı gözleri. O arkasını dönmüş umursamaz bir halde ayaklarını suyun içinde oynatıyordu. İyice bilendi öfkesi.

Lütfi üzüldü arkadaşının gitmesine. Öylece hareketsiz kalakalmıştı o giderken. Şaşkınlıktan bir özür bile dileyememişti. Ama öyle apar topar gidilir miydi hemen? Şaka kaldıramayandan arkadaş mı olurdu? “Asıl benim küsmem lazım.” diye düşündü. Görmüştü banka oturduğunu. Şoför almamıştı anlaşılan. “İyi” dedi “ Güneşte otursun da aklı başına gelsin biraz.”

Sonra aslında onu suya girmeye ikna etmek için kasten şakanın dozunu kaçırdığını itiraf etti kendi kendine. Pişmanlığı katlandı. Başını kaldırıp uzaklara baktı. Okulda öğrenmişlerdi denizin bir sonu olduğunu ama şu an önünde uzanan denizin hiç sonu yokmuş gibi geldi bir an. Büyük, sakin ve sonsuzluk hissi veren denizin üzerinde limana girmek için sıra bekleyen gemilerden, öğle sıcağında bile balık avına ara vermeyen martılardan başka bir şey yoktu. Gezi motorlarının hepsi iskelelere bağlanmış, yaz aylarında dayanılmaz olan sıcakların tesirinden kurtulmak için insanlar şekerleme yapmaya çekilmişlerdi. Bir tek kıyıyı durmadan döverek çakıllarla oynaşan dalgaların, uzaktaki belediye çay bahçesinde dinlenen insanların ve martıların sesi duyuluyordu. İçinde büyük bir boşluk hissetti. Dönüp Mehmet’e baktı. Denizi seyrediyordu. Başını önüne eğip dalgaların oynaşmalarını seyre koyuldu.

Kuruyan pantolonunun, dizden aşağı kısmındaki tuzları silkelerken fark etti Lütfi’nin kendisine baktığını. Bakışlarının istikametini çevirmedi. Denizi seyrediyor gibi yapmaya devam etti. Yükselen buhar ağır bir koku getiriyordu burnuna. Yine de kurumasına sevindi pantolonunun. Tuzlar da yapışıp kalmasaydı annesi hiç farkına varmazdı. Annesinin kızmasından değildi çekindiği. Ne kadar kızarsa kızsın yine anne şefkatiyle kucaklardı onu sonra. Kendisini üzen annesinin güvenini boşa çıkaran bir insan durumuna düşmekti. Otobüsün sesini duydu. Seferini tamamlayıp dönmüştü anlaşılan. 15 dakika sonra yeniden hareket edecekti. Başını kaldırıp güneşe baktı. Daha hızlı kurutması için yalvarıyor gibiydi. Bir an önce eve gitmek, damdaki asmanın altına kurduğu hamağa uzanıp yatmak istiyordu. Güneşin altında pişmişti adeta. Sıcak ve yalnızlık dayanılır gibi değildi.

Otobüse doğru hareketlendi Lütfi. Şoför kapıyı açmış yolcuları almaya başlamıştı. Sıraya girdi. Biletini ve pasosunu çıkardı. -Her zaman sormasalar olmazdı sanki!- Adımını otobüse attığında Mehmet’in en arka koltuğa oturmuş olduğunu gördü. Gitti hiçbir şey olmamış gibi yanına oturdu. Otobüs büyük sarsıntılarla ağır ağır hareket etti. Tavandaki havalandırma kapağından içeriye hava dolmaya başladı. Lütfi’nin en büyük zevklerinden birisiydi bu hava akımının tam karşısına oturarak yolculuk etmek. Usulca kenara çekildi Mehmet. Lütfi ortaya doğru kaydı. Bir kelime bile etmeden tamamladılar yolculuğu. Son durakta indiklerinde hızlı adımlarla yürümeye başladılar. Sokağa beraber girdiler. Evlerine doğru ayrılırlarken de bir kelime etmemişlerdi.

Mehmet damdaki hamağa uzandığında fark etti ağladığını.

Şaşırdı.

Hep katı kalpli birisi olduğunu zannederdi.

-Ağlamak da nerden çıktı şimdi!

– Annesine mahcup olacağına mı ağlıyordu yoksa Lütfi ile küstüklerine mi karar veremedi.

Belki her ikisine de. Hamağı yavaş yavaş sallamaya başladı. Asmanın üzerindeki üzümler de beraber sallanmaya başladı.

Yemek istedi. Daha koruktu üzümler. Kalktı bir salkımdaki tek tük olgunlaşmış olanları seçerek kopardı. Avucuna biriktirdiği üzümleri yıkamaya giderken asmanın dalına bağlanmış bir mendil dikkatini çekti. Düğünlerde gelin arabalarının yan aynalarına takılan mendiller gibi düğüm atılmıştı. Üzümleri yıkamaktan vazgeçip gömleğine sildi hızlıca ve birer ikişer adeta çiğnemeden yuttu.

Bu mendili bir ay kadar önce arkadaşlarını barıştırmak için kendisi bağlamıştı buraya. “İyi dostlar ıslak bir mendil yaz sıcağında kurumadan önce barışırlar.” deyip barıştırmıştı onları. Evet şimdi sınama zamanıydı. İyi dost muydular acaba? Mendili çözüp bir çırpıda indi merdivenleri. Güzelce ıslattı. Getirip aynı yere bağladı. Hamağa uzanıp beklemeye başladı. Bir yandan göz ucuyla mendili süzerken bir yandan da sözlerinin doğru çıkması için dua ediyordu. Bekledi. Bekledi… gelen giden yoktu. Mendil kurumaya yüz tutmuştu. Bir daha ıslatsam mı diye düşündü bir an ama bu düşünceyi çabuk kovdu kafasından. “Peki ben neyi bekliyorum?” diye sordu kendi kendine. “Onun gelip özür dilemesini beklemek bencillik değil midir? Ya o da beni bekliyorsa?” Hızla kalktı hamaktan. Merdivenleri ikişer üçer inerken düşüyordu az daha. Bahçe kapısını bile kapatmadan sokağa fırladı. Deli gibi koşuyordu. Komşu evin köşesini daha yeni dönmüştü ki beyninde şimşekler çaktı. Gözleri karardı ve ne olduğunu anlayamadan savruldu bir tarafa.

Gözlerini açıp baktığında elleriyle kafasını tutan Lütfi’yi gördü. Kendini toparlamış ayağa kalkmaya çalışıyordu. Göz göze geldiler. Ve arkasından yıkıldılar tekrar. Ama bu sefer kahkahalarla gülüyorlar, kendilerini tutamayarak yerlerde yuvarlanıyorlardı. El ele tutuşarak kalktılar ayağa. Sarıldıkları zaman bile hala gülmeleri devam ediyordu.

“Mendil kurumadan…” dedi Mehmet ve ekledi Lütfi “ Mendil kurumadan…”

Mehmet Karadayı

Ukrayna Haber

Ukrayna'nın, ilk Türkçe haber sitesi.

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu