Yazarlar

Kitlesel hipnoz

Hiç birimiz on veya yirmi yıl önceki gibi düşünmüyoruz....

İnsanın değişeceğine inanırım ben. Hiç birimiz on veya yirmi yıl önceki gibi düşünmüyoruz zira. Düşünceler değişebilir. Yeni bakış açıları kazanabilir insan. Yaşam nehrinde yeni deneyimler, sevinç ve hayal kırıklıkları, dostluklar ve ihanetler, güzel ve kötü günler bizleri bir heykeltıraş gibi yontar. Önceleri sosyalistken sonradan özeleştiri yapan ve liberal olanlara da, İslamcıyken değişip insan hakkı savunuculuğuna girişene de, soykırıma uğrayan Ermeniler veya asimilasyona tabi tutulan Kürtlerle empati kuran ve değişen milliyetçiye de saygı duyarım. İnsan değişir. Yaşam değişimdir çünkü. Statik hiçbir şey yok. Yaşamın bir parçası olan bizler neden değişmeyelim?

Oysa değişmeyen bir şeyler de olmalıdır. İşte o, şahsiyettir. Bir ana malzemeniz var, nüveniz! İlkeleriniz var, inancınız ve doğrularınız. Bunlar, düşünceler gibi değişemez. Hak haktır mesela. Hırsızlık hırsızlıktır. Dürüstlük gibi, doğruluk gibi, sadakat gibi, saygı gibi, zayıftan yana olmak gibi, yalan söylememek veya gücün büyüsüne kapılmamak gibi bazı şeyler vardır ki bunlar sabiteleridir şahsiyetin. Temel programınız, sizi siz yapan şeyler yani! Ve bunların değişmemesi lazımdır. Düşüncelerin değişmesi ne kadar normalse, şahsiyetin olduğu gibi kalması o kadar makbuldür. Bu tür şeylerin okulu da yoktur zaten. Birini karşınıza alıp ona doğruluk ve erdemi öğretemezsiniz. Şahsiyet gelişimini tamamlamış bireylerden oluşan bir toplumu kitlesel hipnozla kötürüm edemezsiniz!

Türkiye’de çok ciddi bir değişim var. Bunun nedeni, rejim diskurunun gerçekleştirdiği kitlesel hipnoz. İnsanların şahsiyet gelişimlerine dair büyük sorunlar olduğu gerçeği yüzümüze vurmuş durumda. Aydın ve entelektüel bilinen nice insanlar, daha önceleri demokrasi ve insan hakları konularında mangalda kül bırakmayanlar, Avrupa Birliği ve hukuk devletine giden yolda ahkâm kesenler, bugünkü dehşetli günlerde suspus olmuş oturuyorlar. İlkelerin değil, dünya görüşlerine göre yapılan tasniflerin belirlediği “doğrular ve yanlışlar” var bugün. Yanlış yere ait olan – veya öyle olduğu düşünülen – insanların acımasızca gölgede kalmaya mahkûm edildiği günlerdeyiz. Mağdur olanlar mağduriyetleriyle kalıyor! Çok ünlü de olsanız, aynı kaderi paylaşıyorsunuz. Kim derdi ki, Ahmet Altan gibi, Nazlı Ilıcak gibi, Mümtaz’er Türköne veya Sedat Laçiner gibi insanların üç yıla aşkın zindanlarda tutulacak ve kimsecikler bunu yazıp çizmeyecek. Türkiye’de gündemin tümüyle dışında kalan bu korkunç mağduriyetlere ilgi gösterilmemesini geçtim, intikamcı bir zihniyetle geçmişte takındıkları veya takınmadıkları tavırlar nedeniyle bu kaderi hak ettiğini düşünüyor insanlar hapisteki düşünce suçlularının. Elbette öyle değil ama diyelim ki gerçekten geçmişte bir hata yapmış olsunlar. İntikamcı bir tutumla bu insanları hapiste tutmak ne kadar adil diye kimse sormuyor. Sanki adalete ve hukuka ilişkin bilinen her şey unutulmuş. Bir yok etme, acıtma, kanırtma, ezme, gününü gösterme duygusuyla, sadistçe üzerine gidiliyor düşünce suçlularının. Doğru ve yanlış artık kimsenin umurunda değil. Hukuk müktesebatı prosedürel olarak bile önem atfedilen bir şey olmaktan çoktan çıkmış! Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının alt mahkemelerce dikkate alınmadığı bir ortamdan bahsediyorum. “Bir şey yapmıştır mutlaka!” ya da “suçsuzsa ispat etsin!” türü yaklaşımları kanıksayan bir toplum var. Kitlesel hipnoz altında, şahsiyetsizliğin irade zafiyeti içinde, uçuruma doğru koşuyorlar. İlk koyunun uçurumdan düşmesiyle, büyük bir trajedi yaşanacak gibi.

Toplum böyle olmasına böyle de, ya “aydınlar”? Toplumun eğitim ve bilgi düzeyinin çok sorunlu olduğu bir ülke Türkiye. Dahası, değerler düzleminde hukuk ve adalete ilişkin birçok ana ilkenin yerli yerine oturmadığı bir sosyoloji var. Fakat ya okumuşlar? Gazeteciler, sanatçılar, akademisyenler! Merhametin ve hakkaniyetin bu derece yerlerde süründüğü, etik kıstasların bu kadar deforme olduğu bir aydın zümre sanırım dünya tarihinde çok ender görülmüştür! Bir kısmı kitlesel hipnoz altında, diğerleri çıplak kralın giysisi olmadığını bilmelerine karşın, “kral çıplak!” diyemiyorlar. Yaşanan günlük çifte standartlar artık sıradanlaştı. İçerideki masumların durumu kanıksandı. Adeta haber değerini kaybetti. Bu yaygınlık nedeniyle, Türkiye dışında da hapishanedeki düşünce suçluları konusunda artık yeterince ciddi bir baskı oluşmuyor. Aydınların bu tutumu nedeniyle, Türkiye, halihazırdaki ligi bakımından Mısır, Libya, Irak, İran, Rusya, Azerbaycan, Kazakistan seviyelerine gerilediğinden, bu ligin “normal parametrelerine” göre değerlendiriliyor ve tahlil ediliyor. Kısacası “Türkiye’dir, ne yapsa yeridir!” türü bir algı, Batı’da iyiden iyiye yerleşiyor.

Türkiye algısı, Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde bu kadar dibe vurmamıştı. Şimdi hapiste bulunan Çin’deki veya Mısır’daki gazeteci veya akademisyenler ne kadar gündemse, Türkiye’dekiler de aynı derecede önemseniyor ve gündeme getiriliyor.

Avrupa Birliği ve ABD bakımından Türkiye’den kopup gelen tüm mağdurlar, rejimden kaçan siyasi sığınmacılar olarak kabul görüyor. Türkiye ile mevcut siyasi ve ticari çıkar ilişkileri gereği, Batılı devletler yaptırımlar bakımından daha ciddi adımlar atmıyor, atamıyor. Birincisi Türkiye’nin daha da radikalleşmesinden ve istikrarsızlaşmasından çekiniyorlar. İkincisi, Türkiye’deki üç buçuk milyon Suriyeli sığınmacının Avrupa ülkelerine akmasından korkuyorlar. Türkiye’de rejim değişikliği konusunda temkinliler. Dahası, iç dinamikler bakımından bugün Türkiye’de insan hakları ve demokratikleşme talep eden bir güç olmadığını da pekâlâ görüyorlar. CHP ve İYİ Parti’nin Suriye işgalini TBMM’de desteklemesi, HDP’nin Cemaat söylemi bakımından rejim ağzını benimseyerek “FETÖ” demesi, tüm parti ve siyasi hareketlere sirayet etmiş bulunan nasyonalizm, Türkiye dışındaki demokrasi çevrelerince Türkiye’nin “ümitsiz vaka” olduğuna dair yerleşmekte olan algıyı güçlendiriyor.

Sekülerler İslamcılara göre iyi mi? Bu kanatta sol nasyonalizm ve din alerjisi bakımından ciddi bir faşizan potansiyel var. İYİ Parti tabanı ülkücü, MHP’li ve diğer sağ milliyetçi küskünleri ve maceracıları toplamış, adeta rejimin stepnesi gibi, sıranın kendilerine gelmesini bekliyor. Zaten ben CHP’deki çakma sol tandanslı nasyonalizm ideolojisi ile İYİ Parti’nin sağ tandanslı nasyonalizmi arasında pratik bir fark göremiyorum. Birinin nasyonalizme ulusalcılık, diğerinin milliyetçilik diyor olması neyi değiştirir? İkisi de Suriye işgaline nasyonalist devletçi bir tutum benimseyerek destek vermediler mi? HDP de enternasyonalist bir sol parti değil. Sonuçta ezilmiş bir halkın nasyonalizmi üzerinden bir siyasi duruş sergilemekte. MHP ve AKP için durum daha da net. Yani bugün itibarıyla, hak-hukuk talebinde genel-geçer ve ilkesel olarak herkese hukuk talep edecek bir siyasal hareket yok. Batı bunu görüyor. Demokrasi desteği olması için yerel seviyede demokrasi isteyen bir grup olması gerekiyor. Şu anda Türkiye’de bu yok. Çok az sayıda ve oranda hak ve hukuk talebinde bulunan insanların marjinal konumları nedeniyle, Türkiye’de fazlaca şansalı bulunmuyor. Bu nedenle, bu insanların Türkiye dışına kaçmaları dışında bir çözüm görünmüyor. Bu durum da, aynı İkinci Dünya Savaşı dönemi Almanya’sından kaçan diaspora gibi, yurtdışında ciddi bir Türkiye diasporası oluşturdu, oluşturmaya da devam etmekte.

İşte bu bağlamda, değişime ilişkin düşünceler önemli kanısındayım. Şahsiyet ve temel ilkeler düzleminde oturmamış bir toplum, değişim geçirerek demokratikleşemez. Tepeden tabana doğru bir demokratikleşme gerçekleştirilse de, bu tür bir toplumsal zeminde, hukuk devleti ve demokratik normların yerleşmesi zor. Demokrasinin çürümesi, uzun bir sürece yayıldı. Kimse zorla iktidara el koymadı. Erdoğan ve çevresi, seçim mekanizması kanalıyla sürekli onaylandılar. Onaylandıkça güçleri konsolide oldu. CHP ve İYİ Parti, bu konsolidasyona katkıda bulundular. Ve rejimin parçası haline geldiler. Değişimin hukuk getirmeyecek olmasının nedeni de bu. Bugün CHP veya İYİ Parti iktidar olsa, Erdoğan ve AKP’den daha fazla “anti FETÖ’cü” olduğunu kanıtlamak isteyecek. Ve zulüm ve takibat politikaları devam edecek. Muhalefet, iktidarla beraberce “rejimin hikâyesini” yazdı. 15 Temmuz da, 17 Aralık da, bu hikâyenin ürünü. Kılıçdaroğlu hala Suriye işgaline yeşil ışık yakmış olmalarının savunusunu yapıyor. Tabanı şikâyetçi mi? Değil! Doğruya doğru olduğu için, yanlışa yanlış olduğu için kalkıp “bu doğrudur!” veya “bu yanlıştır!” diyecek kimse yok. Diyenleri de içeri alan bir yapı var zaten.

Doğruluk, erdem ve ilkelerle olan sınavda başarısız oldu Türkiye toplumu. Kitlesel hipnoz altında iki artı ikinin beş olduğuna inandı.

TR7/24 YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Etiketler
Daha Fazla Göster

Ukrayna Haber

Ukrayna'nın, ilk Türkçe haber sitesi.

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
Kapalı