AzeriDünyaGündemHaberlerKültür

Rəsulzadənin gözüylə şəhriyar…

Dağ göklere doğru yükselen bir varlıktır. Heybetli bir dağ tabiatın en muhteşem şaheserlerindendir. Dağların böğründen akan sular, suların en sâf ve berrak olanıdır. Dağın sanatkâr yaratıcılığı ve tab'ile yakın bir münasebeti vardır. Heyder Baba bir dağdır..."

  1. M.Ə. Rəsulzadənin Şəhriyarın “Heydər babaya salam” poeması üzərində gəzişmələri. Olduqca gözəldir. Şəhriyarın bu məlim poeması olmasaydı bəlkə də İranda doğma dilimizin qətli prosesi daha da sürətlənəcəkdi. Amma Şəhriyarın Anası buna imkan vermədi, bəli məhz Anası. Bizdə Analar həmişə güclüdür Atalardan, həmişə…
    Türkün dili tək sevgili, ehsaslı dil olmaz,
    Özgə dilə qatsan, bu əsil dil əsil olmaz…

“Azerbaycan lehçesiyle şiir yazmaya Şair’i sevkeden gerçek âmilin ne olduğunu Şehriyâr’ın kendisinden öğrenelim. Heyder Baba’ya yazdığı Farsça önsözde Şehriyâr bunları söylüyor:
“Çocukluk günlerini tabiatın ağuşunda geçirmiş; dağ, orman veya denizle münasebette bulunarak büyüyen şairler, bu tatlı günleri zengin hatırasını muhafaza edip, yazıcılık devrelerinde, elleri altında bulunan bu hazineden ne kadar faidelendiklerini bilirler.
Benim için de öyle oldu. Bu sebeple doğduğum yere, diğer bütün sevdiklerimden daha büyük, daha derin bir dostluk hissiyle bağlandım. Yazdığım eserlerde, ara sıra, bu hissime yer veriyordumsa da, bu kadarı, beni kâfiyen tatmin etmiyordu. Mahalli lehçeyle, yerlilerin, bilhassa çocukluk devresinde kendileriyle beraber oynayıp eğlendiğim insanların zevkini okşayan parçalar yazmayı gönlüm çok özlüyordu.
Fakat uzun müddet Tahran’da ikamet etmiş olmam hasebiyle Azerbaycan köylülerinin yerli lehçesini ve bilhassa bu lehçedeki tâbirlerin letafetini hemen hemen yadırgamış bulunuyordum: çocukluk hatıralarım dahi sönük, silik ve anlaşılmaz tablolar haline gelmişti…
Vakta ki merhum annem Tahran’a geldi; onun sihirli tesiriyle geçmiş günlerin eğlenceleri ve çocukluğumun şen ve me’sût anları yavaş-yavaş zihnimde canlandı; ölüler dirildi ve o zamanki tablolar bütün renkleriyle yeniden çizildi.
1320 (1941) yılının Şehriver (Eylül) ayından itibaren hastalığa tutulmuş, ümitsizliğe düşmüş, inzivaya çekilmiş, elemler ve izdıraplar içinde yatağa serilmiştim. Bu halimde annem yanımda bulunsa ve vücudumu yoklamayı üzerine almış olsa idi, eli elimde, geçmişin tatlı hatıralarını anmak benim için bir zevk âlemi yaratır, tam bir sükûn içinde gönlüme bir teselli şarabı sunardı!..
Hastalık devresi benim için ruhî bir değişmenin başlangıcını teşkil etmişti: dünyadan, arzularından bıkmış, bütün sevdiklerimi harcıyordum…, annemi bile!.. Şiire eski ve derin bir ilgim vardı; yazdığım her yanıklı parça bir dosttan ayrılmanın acısiyle vücud bulmuştu. Her hangi bir sevgiliden ayrılırken kapıda veda gözyaşı dökmek insanların tabi bir halidir. Veda ederken döktüğüm son gözyaşı damlalarından Heyder Baba manzumesi ile “Vay, Vây Mâderem!” (Vah, vah annem!) parçası meydana geldi.
Dağ göklere doğru yükselen bir varlıktır. Heybetli bir dağ tabiatın en muhteşem şaheserlerindendir. Dağların böğründen akan sular, suların en sâf ve berrak olanıdır. Dağın sanatkâr yaratıcılığı ve tab’ile yakın bir münasebeti vardır.
Heyder Baba bir dağdır…”

M.E.Resulzadenin “ Edebi bir hadise” məqaləsindən.

Məhəmməd İsrafiloğlu

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
Kapalı