Gündem

[GÜNCELLENDİ] TC Vatandaşlarının dikkatine! Kiev Büyükelçiliğinde sistem çalışmıyor!

Türk Büyükelçilikleri'ndeki sistem arızları devam ediyor.

Türkiye Cumhuriyeti (TC)’nin Kiev Büyükelçiliği’nde sistemin çalışmadığı bildirildi.

Sistem çalışmadığı için 2 saat bekletilen vatandaşlar UkraynaHaber.com’a yaptıkları açıklamada, 2 saat içerisinde yaklaşık 26 Ukrayna vatandaşının kabul edildiğini, ancak aynı süre zarfında sadece beş Türk vatandaşı kabul edildiği Türk vatandaşlarına da “sistem çalışmıyor” denilerek işlemlerinin yapılmadığı belirtildi.

Vatandaşlar, Kiev Konsolosluk mensuplarının Türk Vatandaşları arasında “ayrımcılık” [discrimination] suçu işlediğini, işlem yaparken, AKP Başkanı Recep T. Erdoğan’ın atadığı yetkililerin kontrolündeki  sistemin adam seçtiğini, AKP rejiminin yandaşlarına gelince sistemin arızasının giderildiğini işlemlerin sıkıntısız yapıldığını, kimisininkinin ise yapılmadığına dikkat çekti.

Bununla birlikte Kiev Konsolosluğu “sistemin çalışmadığını bilgisini doğrulayarak” konsolosluk sisteminin çalışmaya başladığında UkraynaHaber.com’a bildirileceğini bildirdi.

Konsolosluk sistemin çalışıp çalışmadığına ilişkin güncel gelişmeler için: +90 531 296 64 69 Turkcell iletişim hattından bilgi alabilirsiniz.

SİSTEMİN ÇALIŞMAMASINA İTİRAZ EDEN VATANDAŞA KONSOLOSLUKTA BİBER GAZI SIKILDI VE DAYAK ATILDI
Sistem sadece Kiev Büyükelçiliği’nde değil Avrupa’daki diğer büyükelçiliklerde de durduğu bildirildi.

BBC Lahey Muhabiri Yusuf Özkan’ın , 2 Haziran tarihli haberine göre Hollanda’nın Lahey kentinde yaşayan Erdal Akbaba, Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosluğu‘nda görevliler tarafından yüzüne biber gazı sıkılarak, ağır şekilde dövüldüğü gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu.

Gördüğü şiddet nedeniyle 18 gün “iş göremez” raporu verilen Akbaba‘nın, yoğun biber gazı nedeniyle kör olma tehlikesi atlattığı belirtildi.

Lahey’de telefon ve bilgisayar tamiri üzerine bir iş yeri bulunan Erdal Akbaba, Salı günü Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosluğu‘nda yaşadıklarını BBC Türkçe‘ye anlattı.

TC KİMLİĞİ DAHİ VERMİYORLAR!

Akbaba, 41 gün önce dünyaya gelen kızını nüfusa kaydettirmek için randevu alarak, başkonsolosluğa gitmiş. Ancak bilgisayar sisteminde arıza olduğu gerekçesiyle kayıt işlemi yapılamamış.

Bir hafta sonra yeniden randevu alan Akbaba, eşi ve iki çocuğuyla birlikte yeniden Rotterdam’a gitmiş. Başkonsoloslukta 4 saate yakın bekleyen Akbaba’ya, yine sistemde arıza olduğu belirtilmiş.

Bekleyiş sırasında bebeğinin rahatsızlanması üzerine görevli memura giderek, evraklarını geri isteyen Akbaba, “Anlamıyor musun, sistem çöktü ne evrakı?” karşılığını almış.

‘TOKATLAYIP, GÖZÜME SPREY SIKMAYA BAŞLADILAR’
Erdal Akbaba’nın evraklarının geri verilmesi konusundaki ısrarı üzerine tartışma büyümüş. Akbaba’nın “Terbiyesizlik yapmayın” demesi üzerine, camekanın arkasındaki görevli zile basarak güvenlik görevlilerini çağırmış.

Yanına gelen güvenlik görevlisinin, kendisine “Ne oluyor lan!” dediğini söyleyen Akbaba, sonrasında yaşanan ve polis kayıtlarına da geçen gelişmeleri şöyle anlattı:

“Lan ne demek, doğru düzgün konuşun dememle birlikte tokatlayıp, gözüme sprey sıkmaya başladılar. O ara kendimi korumaya çalışırken 4 kişi beni içeri alıp, yere yatırdı. Karşı koyacak durumum zaten yoktu. Bu haldeyken yerde copla, tekmeyle dövmeye başladı. Konsoloslukta işlem sırası bekleyen bir çok kişi, kapıya, cama vurarak görevlilere engel olmaya çalıştı.”

Bu sırada eşinin Rotterdam polisini aradığını söyleyen Akbaba, polisin başkonsolosluk binası önüne gelmesi üzerine dışarı çıkarıldı.

Polisin çağırdığı ambulansta Akbaba‘ya kendisine ilk tıbbi müdahalenin yapılmış. Akbaba, sağlık görevlileri ve polisin, “İnanılmaz bir şey, o kadar fazla biber gazı sıkılmış ki, zamanında müdahale etmeseydik kör olabilirdiniz” dediğini anlattı.

Polis, konsolosluktaki görgü tanıklarının da da benzer şeyler anlattığını söyledi.

Daha sonra karakola giderek ifade veren Erdal Akbaba‘ya, yaşadığı şiddet nedeniyle doktor tarafından “18 gün iş göremez” raporu verildi. Raporda, sağ ve sol omuzda ağır ezik ve kas sorunları oluştuğu belirtildi.

‘SORUMLULAR HESABINI YARGI ÖNÜNDE VERECEK, PEŞİNİ BIRAKMAYACAĞIM’
Akbaba, avukatları aracılığıyla Rotterdam Başkonsolosluğu görevlileri hakkında suç duyurusunda bulundu.
Erdal Akbaba geçen yıl, Türk bakanlara Hollanda‘da propaganda yapmasına izin verilmemesi nedeniyle düzenlenen gösterilere katılmış. Her zaman vatanına ve milletine bağlı olduğunu söylüyor.

Kendi ülkesinin temsilciliğinde ve ailesinin gözü önünde dövülüp, hakarete uğradığını belirten Akbaba, “Sorumlular bunun hesabını yargı önünde verecek, peşini bırakmayacağım” diyor.

‘ŞU ANDA BU KONUDA BİLGİ VERME TARAFTARI DEĞİLİZ’
Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosluğu yetkilileri ise Erdal Akbaba’nın yaşadığı olayla ilgili olarak sessiz kalmayı tercih ediyor.

Bir başkonsolosluk görevlisi BBC Türkçe’nin soruları üzerine, “Şu anda bu konuda bilgi verme taraftarı değiliz” dedi.

BBC TÜRKÇE

TC ODESA KONSOLOSLUĞU PASAPORTLARA EL KOYUYOR!

Gittikçe otoriterleşen Türk hükümetinin belli bir guruba karşı pervasızca işlediği hukuksuzluklara, Türkiye Cumhuriyeti Odesa Konsolosluğu da ortak oldu.

Odesa’da bulunan 3 kız çocuğu babası A. S. adlı Türkiye vatandaşı, Odesa Başkonsolosluğu‘nun kumpasına düştüğünü bildirdi.

UkraynaHaber.com’a özel açıklamada bulunan; A.S., “Odesa’da, yaşıyorum 3 kızım var kızlarımdan S.N.S ve N. S.’nin pasaportlarının süresi bitti. Eşim E.S. burada bir avukata tuttu ve vekalet verdi. Avukatımız bizim adımıza konsolosluğa gitti görüştü. Konsolosluktaki yetkililer, ‘Avukat ile birlikte gelirseniz çocukların pasaportunu yenileriz’ demişler. 20 Ocak 2017’de saat 10.00’a randevu verdiler. O gün akşama kadar bizim işimizi yapmadılar. Israrla pasaportumu istediler. Avukatımızın yetkililerle tekrar tekrar görüşmesine rağmen, ‘Pasaportunu getir işlemini yapalım’ dediler. Hatta bana da problem olmadığını işlemleri yapacaklarını söylediler. Oradakiler ısrarla, ‘pasaportuna el koymayacağız’ dediler. İsminin O. olduğunu söyleyen beyefendi ısrarla, ‘pasaportunu getir burada amirlerimiz işleminizi yapmıyor’ dedi ve bize tekrar 23 Ocak’a saat 10.00’a randevu verdi. Bu sefer kendi pasaportumla gittim ve verdim saat 15.00’e kadar bizi beklettiler. Sonunda hiç bir gerekçe göstermeden pasaportuma el koydular. Kızlarım S.N.S ve N.S.’nin pasaportlarını da yenilemediler. Daha önce kulaklarımla Rusça konuştuğunu duyduğum konsolosluk görevlisi O. Bey, avukatımızın sorular karşısında Rusça bilmiyorum diyerek kaçtı. Daha benim pasaportumun süresinin bitmesine 5 yıl vardı. Israrla pasaportumu istedim verin benim pasaportumu dememe rağmen amirlerimiz pasaportuna el koydu biz bir şey yapamayız. O. Bey kaçtı ve bir daha sorularımıza cevap vermedi.” dedi.

Pasaporta el koyma gerekçelerini Odesa Başkonsolosluğu’na dilekçe yazarak sorduklarını ifade eden A.S., cevap alamadıklarını Odesa Konsolosluğu’nun kendilerine kumpas kurduğunu yalan söylediğini ve kendilerini kandırdığını ifade etti.

KONSOLOSLUĞUN YENİ TAKTİĞİ: ŞU AN SİSTEM ÇALIŞMIYOR!
Bize, gelen şikayetlerin başında konsolosluğa herhangi bir işlem için giden vatandaşların ayrıma tabi tutulduğu, “Şu an sistem çalışmıyor” denilerek işlemlerinin yapılmadığı yönde.

İhbar hattımıza Odesa Konsolosluğu tarafından mağdur edilen çok sayıda ihbar geldi. Sadece somut belge ve bilgiye dayanan ihbarları isimleri baş harfleriyle yayınlamayı uygun gördük.

DIŞİŞLERİ BAKANLIĞININ TEŞKİLAT KANUNU HATIRLATIYORUZ
Öncelikle, Odesa Konsolosluğu personelini UkraynaHaber.com olarak bir daha Dışişleri Bakanlığının Teşkilat Kanunu’nu okumalarını tavsiye ediyoruz.

Söz konusu vatandaşların Birleşmiş Miller (BM) nezdinde hem uluslararası mahkemeler nezdinde yapacağı girişimlerin kendilerini ve Türkiye’yi zor durumda bırakabilir.

Ayrıca, bağlı bulundukları Dışişleri Bakanlığının Teşkilat Kanunu’nu bir kere daha okumalarını tavsiye ediyoruz.

Dışişleri Bakanlığının Teşkilat Kanunu’nda büyükelçi ve konsolosların görevleri sıralanırken daha ilk maddede şunlar yazılı;

“…Kuruldukları devlet nezdinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hak ve menfaatlerini korumak.. , dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle yapılan her türlü ayrımcılık ile mücadele edilmesi…”

BÜYÜKELÇİLERE SESLENİYORUM; BU SUÇA ORTAK OLMAYIN!

Prof. Dr. Osman ÖZSOY‘un Büyükelçiliklerin hukuksuzluklarına ililkin yazısı şöyle:

Başta büyükelçiler olmak üzere tüm dışişleri bakanlığı personeline, gelecekte bazı hususlarda başlarının hukuken ağrımaması ve bir sorunla karşılaşmamaları için, konu üzerinde çalışmalar yapan bir bilim insanı olarak dostça bazı hatırlatmalarda bulunmak istiyorum.
Dışişleri Bakanlığının Teşkilat Kanunu’nda büyükelçi ve konsolosların görevleri sıralanırken daha ilk maddede şunlar yazılı;
Bu öyle bir görev ki, her ülkenin kendi vatandaşının, bulunduğu yabancı ülkede kendisini güvende hissetmesini sağlar. Yabancı bir ülkede herhangi bir sorunla karşılaştığında kendi devletinin arkasında dağ gibi durduğunu hissettirir.
Nitekim araştırdığınızda görüyorsunuz ki, yukarıdaki cümlede geçen “Türkiye Cumhuriyeti” kelimesi hariç, tüm ülkelerin büyükelçi ve konsolosları için yaptığı görev tanımlamasında bu ifade daha ilk maddede yer alıyor.
Öyle ki; Farzı muhal, kendi ülkesinin pasaportunu taşıyan bir kişi eğer bir başka ülkede ağır bir suça bulaşsa bile, elçilik görevlileri devreye girerek, mümkün olan en az cezayı alması konusunda hukuki ve diplomatik destek sağlamaya çalışırlar.
Bazen devletler, bir vatandaşının hakkını korumak için savaşa girerler.
Hatta ülkesine sığınan yabancı bir ülkenin mağdur durumdaki vatandaşını korumak ve iade etmemek için savaşı bile göze alırlar. Bunun o kadar çok örneği var ki, yazıyı uzatmamak için detaya girmiyorum.
Böyle bir girişten sonra gelelim sadede…
Pekala şimdi ne oluyor?
Türk pasaportu taşıyanlara görevi gereği sahip çıkması gerekenler, ortada bir kanıt, bir mahkeme kararı bile olmadan, Türk vatandaşlarının pasaportunu İPTAL edip dış dünyada SIKINTI yaşaması için TUZAK kuruyor.
İnterpol kayıtlarına göre başta K.Kore olmak üzere, muhalif hiçbir sese izin vermeyen, hayat hakkı tanımayan dikta rejimleri dışında dışında bunun dünyada örneği yok.
Son 3 yıldır Türk dışişleri çalışanları, dünyanın dört bir yanında kendi ülkesinin pasaportunu taşıyan vatandaşlarını bulundukları ülkelerin devlet mercilerine ŞİKAYET – İHBAR – GAMMAZLAMA ve jurnal faaliyetinde bulunuyorlar.
O ülkelerde , eğitim, turizm, yardım gönüllüsü gibi değişik amaçlarla bulunan kendi ülkesinin vatandaşlarını tek tek fişleyerek, onlara ENGEL çıkarılması, ülkeden kovulması, iş yaptırılmaması, iş yerlerinin kapatılması konusunda muhbir ajan olarak çalışıyorlar. Türkler hakkında muhatap ülkelerin yetkililerine jurnal dosyaları takdim ediyorlar.
Bunları nerden mi biliyoruz?
O ülkelerin devlet yetkililerinin bizzat kendi anlatımlarından…
O kadar çok örnek var ki, yakında kitaplarda isim isim ve hadiselerin en ince detaylarına kadar okursunuz.
Her ülke dış dünyada kendi vatandaşlarına sahip çıkarken, Türk dışişleri çalışanlarının kendi ülkesinin vatandaşlarını şikayete gelmesi muhatap ülkelerin yetkililerini tiksindirici noktalara ulaşmış durumda.
Öyle çirkin davranış içine giriyorlar ki, Türkiye’nin muhatap ülkelerde asırlara dayanan itibarını yerle bir ediyorlar
Daha dün dinlediğim olay şu;
İddia o ki, Uzakdoğu’da 200 Milyona yaklaşan nüfusu olan ülkelerden birinde Türk büyükelçisi görev değişikliği nedeniyle ülkeden ayrılınca, ülkenin dışişleri yetkilileri, HAYATIMIZDA GÖRDÜĞÜMÜZ EN SEVİYESİZ ADAMDAN KURTULDUK derler.
…derler demesine ama, bunu söyledikleri sosyal demokrat kökenli işadamından aldıkları cevap, “YENİ GÖNDERİLEN ONDAN ÇOK DAHA PARTİZAN… GİDENİ DE ARATACAKTIR” olur.
Verdiği cevap ise;Bunu hissettiğimiz anda, ona karşı alacağımız pozisyon daha şimdiden ortadadır…” şeklinde olur.
Önceden BÜYÜKELÇİLER devleti temsil ederlerdi.
Şimdilerde ise pek çoğu “parti elçisi” durumundalar.
Sanmayın ki sadece HİZMET HAREKETİNE mensup bilinen insanlara bu tür muameleler yapılıyor. Siyasi olarak AKP’ye yakın bilinmeyen, muhalif olarak etiketlenmiş herkes muhatap ülke yetkililerine potansiyel terörist olarak yansıtılıyor.
Hükümete yakın çevrelerin HİZMET aleyhinde servis ettiği yalanlardan biri de, TÜRKİYE’NİN TERÖRE BULAŞMIŞ ÜLKE olarak ilan edilmesi için çaba gösterdiği iddiası…
Halbuki bu işi bizzat dışişleri çalışanları kendileri yapıyorlar.
O kadar saflar ki, ortada tek bir MAHKEME kararı bile olmadığı halde, sırf siyasi muhalif gördükleri birilerini ilgili ülkelere TERÖRİST diye şikayet edeceğiz, bu sayede Ankara’daki siyasi zevattan AFERİN alacağız, belki daha iyi bir yere terfi edeceğiz derken, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını teröre bulaşmış insanlar gibi bizzat kendilerinin gösterdiklerinin farkında bile değiller.
Yani dış dünyada, BİZİM ÜLKENİN VATANDAŞLARI terörist diye bizzat kendileri gayri ahlaki ve gayri insani propaganda yapıyorlar.
Hatta öyle ülkeler var ki, HİZMETE yakın bilinen insanların dışında tek bir Türk vatandaşı henüz adım atmış değil. Elçilik çalışanları da BUNLAR TERÖRİST deyince, tüm ülkenin itibarı yerle bir oluyor.
Üstelik Türkiye’nin dışişleri çalışanları bu iftiraları, HİZMETE yakın bilinen, bulundukları ülkelerde saygınlık, itibar kazanmış, o ülkelerin yetkililerinin takdirine mazhar olmuş kişilere atıyorlar.
Halbuki o ülke yetkillerinin pek çoğunun çocukları bunlar terörist diye şikayet ettikleri okullarda okuyor ve inanılmaz derecede mutlular.
Onlara evlerini açıyorlar. Ailece görüşüyorlar.
O insanların en güvendiği kişiler hakkında“bunlar TERÖRİST” diyeşikayet ederseniz, “yıllardır gördüğümüze mi, üstelik kendi istihbarat birimlerimizin bunlar hakkındaki titiz raporlarına mı inanacağız, yoksa sizin yalanlarınıza mı” cevabını alırsınız. Bu konuda o kadar çok örnek var ki, yakında kitaplarda okuyacaksınız.
Üstelik bu şikayet rezilliğini, terörist diye şikayet ettikleri insanların ne kadar NAMUSLU, ülkesini ne kadar çok seven insanlar olduklarını yıllardır görüp tanıyarak, bizzat kendi bildikleri halde yapıyorlar.
Siz tüm dünyada kendi ülkenizin namuslu vatandaşlarını TERÖRİST diye şikayet ederseniz, o ülkelerin vatandaşları sizin ülkenize neden gelsinler?
Nitekim Türk turizmi sadece 1 yıl içinde 21 yıl öncesine döndü.
Rusya’dan gelen turist yüzde 98, AB ülkelerinden gelen yarı yarıya azaldı.
Ülke batıyor..
Atatürk Havalimanında yaşanan son patlama bu rakamların daha da iyice dip yapmasına neden olacaktır.
Nitekim daha dün Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı, Amerikan vatandaşlarının Türkiye’ye seyahat konusunda daha önce yayımladığı uyarıyı yineledi. “Türkiye’de asla güvende değilsiniz” dedi.
Bildiğimiz kadarıyla şimdiye kadar IŞİD üyesi olduğu için tek bir sanık ceza almadı.
Hayırseverler ise cezaevlerinde…
Siyaset kurumu tıpkı sizleri olduğu gibi, tüm dünyada eğitim gönüllerinin peşine devletin ilgili tüm birimlerini taktı..
Canlı bombalar ise keyfini sürüyor ülkenin sahipsiz ortamının.
Bunun böyle gitmeyeceğini, devletin bir yerde “dur” diyeceğini görmemek için KÖR OLMAK LAZIM!
* * *
Sayın Büyükelçiler;
Türk Tarihinin dış dünyada EN İTİBARSIZ yönetimi şu an işbaşında.
Demokratik hiçbir ülke yetkilisi randevu vermek istemiyor. Afrikalarda geziyorlar.
Tüm uluslararası raporlar Türkiye’de demokrasinin giderek bittiğini yansıtıyor.
Hükümete yakın yazarların iddiasına göre Muhammet Ali’nin cenazesinde olmaları bile rahatsızlık oluşturmuş.
Açıkça söyleyeyim…
Bu gidişatın bir parçası hiç olmadığınızı söylemek siyasetçilere çok haksızlık yapmak olur.
Dünyada tek dostumuz kalmadı.
Üstelik Ortaoğu’daki terörle içiçe görüntü veren bir algı var.
Partinin değil, devletin görevlileri gibi davranınız.
Türk pasaportu taşıyan tüm vatandaşlara ayrım yapmadan SAHİP ÇIKIN.
* * *
Yaklaşık 2 yıl önce ekranlarda, dünyanın her ülkesinde ve kanunlarında VATANA İHANET kavramı vardır. Dünya HUKUK LİTERATÜRÜNE şu ana kadar olmayan yeni bri kavram daha kazandıyorum; Göreceksiniz bu insanlar gelecekte VATANDAŞINA İHANET iddiasıyla yargılanacaklar demiştim.
Bu sözümün arkasındayım.
İnanılmaz örnekler var. Bunların hukukta illa karşılığı olacaktır.
O günler inanın çok yakın. Kanunların tanıdığı görev alanınızın dışına asla çıkmayın. Hukuksuz iş yapmayın.
Bu iktidar yarın gider…
Sizlerse, haklarında jurnalde bulunduğunuz bir kısm Türk Vatandaşlarının sizin aleyhinizdeki SUÇ DUYURULARI ile baş başa kalır, uğraşır durursunuz. Bu konuda şahit olarak katkı sunmak isteyen yabancı misyon şefleri var.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kabul ettiği Dışişleri Bakanlığının Teşkilat Kanunu’nun aksi istikametinde davranmayın. Türk pasaportu taşıyanları şikayet değil, HİMAYE EDİN.. Bunun tersi bir durum muhakkak bir gün karşınıza hukuk önünde konulur.
Türkiye’nin  tek KÜRESEL MARKASI Dil ve Kültür Festivallerini engellemek  için Washington da, BM’de, Brüksel’de ve diğer ülkelerde gösterilen yoğun çabalar, yapılan tezviratlar, ilgili muhataplar tarafından utançla anlatılıyor ve “bunlar hangi millete çalışıyor” sorusu bizzat onlarca soruluyor.
Kendinizi iktidara değil, devlete ve kanunların size verdiği yetkiye yaslayın.
Bir bakın bakalım;
Nerede eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu?
Yarın aynı akıbete ve sahipsizliğe maruz bırakılmayacağınızın garantisi var mı?
Kendinizi siyasi çıkarlar için kullandırıp bir kenara attırmayın.
***
HİZMET ALEYHİNDE yazması için para teklif edilen yabancı akademisyenler var. “Bu nedir” sorusunu içeren utanç e-mailleri ortada dolaşıyor.
Hizmete darbe vurmak için paralar akıtılıyor. “Ortada kanıt yok ama Ankara iyi para veriyor” diye canlı yayında söyleyen saflar var.
Bunun çok sayıda örneği ve kanıtı var. Yakında gazetelerde ve kitaplarda okursunuz
İsmi vermek istemediğim bazı ülkeler bazı harcamaların kaynağının peşinde.
Diplomatik kanallarla girişi yapılan paraların elden dağıtıldığı iddiaları var.
Sırf HİZMETE yakın bilinen okullar kapatılsın diye ülkenin kaynakları yabancı ülkelerde savruluyor.
Demokrasisi gelişmemiş ülkelerde muhatap ülke yetkililerine rüşvetler dağıtıldığı iddiaları var.
Afrika ülkelerinde başbakanlık yapmış bir isimden, kendisine bu konuda rüşvet teklif edildiğini dinleyen arkadaşlarım var. Gerekirse muhatapları açıklarım diyor. Bunların örneği çok.
Bazı ülkelerde gazetelere HİZMET aleyhinde ilan veren elçilikler var.
Oradaki HİZMET mensupları bu karalama karşısında yargı yoluna başvurunca, gazeteler özür üzerine özür yayınlamaya başladılar. ALDATILDIK diyorlar.
Şu an Türkiye’den dünyaya yansıyan görüntü, asla bir parçası olmak istememeyeceğimiz bir gerçeği yansıtıyor.
Gidişat iyi değil ve sizler bunun yangına körükle giden bir parçası olmayınız.
* * *
Görüyorsunuz!
Bir devlet politikasından söz etmek mümkün değil.
Olsa olsa bir parti ve şahıs politikasından söz edilebilir.
Devlet politikası olsaydı, dün ateş köpürüp savaş ilan edecek (!) hale geldikleri ülkelere 24 saat içinde ÖVGÜ dizer hale gelmezler, bu kadar hızlı çark etmezlerdi.
Hiçbir devlet bu kadar hızlı manevra yapmaz.
Manevra ihtiyacı olan maalesef dış destek arayan siyasetçiler olmuştur.
Kişiselleştirilmiş dış politika sadece kişiyi değil, ona paralel hareket edenleri de yarın sorumlu kılar.
İnsanlığa ağır bedel ödeten ağır fatura karşısında gerek “devletin hesap sorucu gücü” gerekse de uluslararası hukuk illa gereken adımı atar.
* * *
Son olarak;
Bu yazıyı sizlere hitaben yazmamın benim açımdan sorumluluk teşkil eden bir kaç yönü var…
Akademik Ömrümü Türkiye’nin İMAJININ DÜNYADA güçlenmesine adadım.
“TÜRKİYE’Yİ DÜNYAYA AÇMAK” 20 yıl öncekaleme aldığım doçentlik tezimdi. Daha sonra kitap olarak da basıldı.
Yine 18 yıl önce “Türkiye’nin İmaj Sorunu Ve 2000’li Yılların Eşiğinde Yeni Vizyon Arayışları” başlıklıbir başka kitabımda bu ülkenin İMAJI nasıl ayağa kalkar ona kafa yordum.
Kitabın başında, 12 Eylül Darbesi sonrasının ilk Dışişleri Bakanı İlter Türkmen ile eski büyükelçi ve bakan Kamran İnan Beyefendilerin TAKDİM yazıları  var. Kitapta önerdiğim hususlar kendilerinin takdir ve hayranlığı kazanmıştı.
Bunların her biri, o güne kadar üzerinde hiç akademilk çalışma üretilmemiş olan konular.
Bu ülkenin geleceğine ve imajına kafa yormuş bir akademisyenin son yıllarda tanık oldukları karşısında bir iç sızısı ile kaleme aldığı bir yazıdır bu…
Demek istediğim o ki;
Attığınız her adımın bir akademisyen olarak takipçisiyim.
Dün kitaplarımda neler yapılması gerektiğini örnekleri ile yazmış, imajı daha düzgün Türkiye için bazı önerilerde bulunmuştum.
Yarın da, BÜYÜK TÜRKİYE’Yİ ENGELLEYENLERİ, vatandaşlarımız aleyhinde dışarıda çalışanları da aynı sorumlulukla yazarım.
Biliniz ki, yaptığınız her şey tarihe not olarak kaydediliyor.
Dünyanın şu an en itibarsız siyasetçilerine angaje çok yanlış işler yapıyorsunuz. Devletin itibarı ile oynuyorsunuz. Böyle yapmayın.
Gelip geçici kişilere değil devlete çalışın.
Bizi, sizi dinlediğimiz yabancı ülke misyon temsilcilerine karşı ülkemiz adına utandırmayın.
Ülkemizin itibarını yerle bir eden öyle örnekler var ki, bazısını şuraya yazsam, milletin devletine olan güveni SIFIRLANIR.
Uzatmayayım.

Büyükelçilere sesleniyorum; Bu suça ortak olmayın!

Türkiye’deki hain darbe girişimi akabinde, Türkiye büyükelçilerinin “bir kesimi” mesnetsiz bir biçimde suçlamaları hatta bazı ülkelerde yetkilerini aşarak görev yaptıkları ülkelerin iç işlerine dahi karışmalarına dünya genelinden gelen tepkilerin ardı arkası kesilmiyor. Darbe karşıtlığını, masumları karalama kampanyasına çeviren Türk büyükelçiliklerin söylemlerine; ABD, Almanya, İngiltere, Senegal, Kırgızistan, Kazakistan, Endonezya gibi bir çok ülkeden güçlü ve haklı itirazlar geldi.

Büyükelçilere sert tepki veren dışişleri bakanları arasında Kosova Dışişleri Bakanı Hocay da yerini aldı.

Türkiye’nin Kosova Büyükelçisi Kıvılcım Kılıç‘ın, gazeteci Berat Buzhala‘nın Türkiye’deki darbe girişimiyle ilgili sosyal medya paylaşımı üzerine Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği nota, Kosova’da tepkiyle karşılandı.

Dışişleri Bakanı Enver Hocay, bu durumun “kabul edilemez” ve Büyükelçi’nin yetkisi dışında olduğunu söyledi.

Türkiye’nin Kosova Büyükelçisi Kıvılcım Kılıç’ın, Kosova Dışişleri Bakanlığı’na, Buzhala hakkında ‘teröre teşvik’ nedeniyle önlem alınmasını talep eden bir nota gönderdi. Gönderilen notanın basına sızmasıyla birlikte Büyükelçiliğe tepki gösterildi.

Tüm gözlerin çevrildiği Dışişleri Bakanı Enver Hocay ise “Hür Avrupa Radyosu’na” demeç verdi. Hocay, “Gönderilen nota olağan dışı, kabul edilemez ve Büyükelçi’nin yetkisi dışındadır” dedi. Kosova’da, ifade ve basın özgürlüğüne saygı gösterildiğini belirten Bakan Hocay, Buzhala’nın paylaşımını ‘alaycı ve siyaset dışı’ olarak değerlendirdiklerini kaydetti.

Hocay, dün Büyükelçi Kılıç ile konuşma fırsatı bulduğunu ve Bakanlığın görüşünün hiç kimsenin Kosova’nın yargı sistemine karışamayacağı yönünde olduğunu belirtti.

Hocay: “Kosova, prestijini ve uluslararası kredibilitesini korumayı amaçlayan küçük bir ülkedir” dedi.

BÜYÜKELÇİLER GERÇEK TERÖR ÖRGÜTLERİNE NEDEN TEPKİ GÖSTERMİYOR?
Daha önce benzer tepkiler bizzat dışişleri bakanlıkları tarafından gerek resmi sitelerinde gerek birebir görüşmelerinde verilmiş ve bu tepkiler basına sızmıştı. Tepkilerin ortak yönü ise genellikle “darbelere karşıyız lakin masumların terörist gibi gösterilmesine de karşıyız” şeklinde oluyor.

Öte yandan söz konusu ülkelerdeki basın mensupları Türk Büyükelçilerin; eğitim, dil ve kültür gibi medeni hayır faaliyetleri yürüten sivil toplum kuruşları hakkında yoğun çaba sarf eden aynı çabayı bütün bu değerlere karşı savaş açmış uluslararası arenada terör örgütü olarak kabul edilen; PKK, IŞİD, El Nusra, El Kaide gibi guruplara göstermediğini merak ediyor.

Türk büyükelçilikleri: ‘Haydut Devlet’in en uzun kolları!

Türkiye Cumhuriyeti; Diyanet, TİKA, TRT, Anadolu Ajansı ve benzeri kamu kurumlarında binlerce radikal İslamcı ajanı kamufle etti.

Hizmet Hareketi sempatizanı 6 masum Türk vatandaşının bütün insani değerler, evrensel hukuk ilkeleri ve diplomatik teamüller ayaklar altına alınarak Kosova’dan kaçırılması, İslamofaşist Erdoğan rejiminin dört dörtlük bir “haydut devlet”e dönüştürdüğü Türkiye Cumhuriyeti’nin yurtdışındaki elçilik ve konsolosluklarının bu haydutluklardaki rolünü yeniden gündeme getirdi.

Malezya’da, Myanmar’da, Pakistan’da ve benzeri yerlerde benzer gayr-i meşru işlevleri yerine getirmekle birlikte perde gerisinde kalmayı başaran hukuksuz Erdoğan rejiminin pervasız lejyonlarına dönüşmüş diplomatik temsilcilikler Kosova skandalında ise kendisini kabak gibi ele verdi. Beş öğretmen ve adli tıp uzmanı bir akademisyenin kaçırılır kaçırılmaz büyük bir pervasızlık örneği sergilenerek ilk getirildiği yerin Priştine’deki Türk Büyükelçiliği olmasının üzerinde ısrarla ve ciddiyetle durmak lazım. En az yapılan haydutluk kadar büyük pervasızlığın boyutunu ise, sadece elçiliklere has bayrakların önünde kaçırılan masum insanların fotoğraflarının çekilerek servis edilmesi gösterdi.

Devletler arasında, diplomatların karşılıklı olarak serbestçe seyahatini ve görevli olduğu ülkenin yasalarına göre dava edilmemesini ve yargılanmamasını teminat altına alan diplomatik dokunulmazlığın ve ayrıcalıkların hoyratça istismarı ve kötüye kullanılması anlamına gelen bu tür bir pervasızlığa, geçmişte de yönelen bazı ülkeler olmuştu. Uluslararası teamüllere ve diplomatik nezaket kurallarına aykırı davranmayı huy haline getiren İran ve Libya gibi ülkeler, bu tavırlarından dolayı üzerlerine bir etiket gibi yapışan “haydut devlet” yaftasından on yıllar boyunca yakalarını kurtaramamışlardı.

1979 Devrimi sonrası dış misyonlarını ideolojik propaganda üssüne, bulundukları ülkelerin rejimlerini sarsma/yıkma, baskı ve zulümden kaçarak o ülkelere sığınmış muhalif vatandaşlarını katletme gibi insanlık dışı eylemlerin merkezine dönüştüren İran’ın o korkunç diplomatik temsilciliklerinin yerini bugün maalesef Türk elçilikleri ve diplomatik temsilcilikleri aldı.

MÜLTECİ CASUSLUĞU, FİŞLEME, TEHDİT, TEDHİŞ NE ARARSAN VAR…
Geçtiğimiz Temmuz ayında Türk diplomatik temsilcilikleri ve konsolosluk hizmetleri hakkında bir rapor yayınlayan Institute on Statelessness and Inclusion (ISI) isimli kuruluş, Türk diplomatik temsilciliklerinin Birleşmiş Milletler Şartı’nın ülkelerin kendi vatandaşlarına karşı mecbur kıldığı yükümlülükleri yerine getirmediğini somut bir şekilde gözler önüne sermişti. Rapor, Erdoğan rejiminin talimatları doğrultusunda elçiliklerin ve konsoloslukların, Türk vatandaşlarının keyfi şekilde uyrukluktan mahrum bırakılmasından muhaliflere en hayati konsolosluk hizmetlerini vermeyi reddetmeye varan pek çok hukuk dışı uygulamaya imza attıklarını gözler önüne sermişti.

ISI’nın yaptığı tespitlere göre, raporun yazıldığı tarihe kadar geçen süre içerisinde anne-babaları Hizmet Hareketi’ne yakın oldukları gerekçesiyle yeni doğmuş 76 bebek için talep edilen pasaport ve dolayısıyla uyrukluk reddedilmişti. Yine aynı gerekçeyle 695 vatandaş konsolosluk hizmetlerinden mahrum bırakılmıştı.19 vakada ise daha da ileri gidilerek vatandaşların pasaportlarına cebren el konulduğu belgelenmişti.

Stockholm Center for Freedom’ın (SCF) “Erdoğan’ın Uzun Kolu” üst başlığı altında yayınladığı ülke raporlarında ise, yine büyükelçilik ve konsoloslukların mülteci casusluğu, fişleme, tehdit, karalama ve tedhiş eylemelerinin organize edilmesinde başı çektiği gözler önüne serilmişti. Geçtiğimiz günlerde ise bu tür faaliyetlerin en dehşet vericilerinden biri gündeme gelmiş ve İsviçre’de görev yapan Türk diplomatların, eski bir ortağı aracılığıyla, Hizmet Hareketi’ne yakın bir işadamının yemeğine Gamahidroksibütrat (GHB) atıp bayıltarak kaçırmaya çalıştıkları ortaya çıkmıştı. İsviçre istihbaratının bu alçakça planı ortaya çıkarması üzerine Türk konsolosluğunda 2. katip olarak görev yapan H.K.Y. isimli diplomat apar topar Türkiye’ye geri çağırılmıştı. Diplomatik pasaport taşıyan Hacı Mehmet Gani ise, suçüstü yakalanarak deşifre olmasına rağmen, basın ataşesi olarak vazifesini sürdürmekten çekinmemişti.

Tıpkı İran ve Libya’nın 1980-1990’lar boyunca yaptığı gibi Türk diplomatik misyonlarının el altından yürüttüklerini sandıkları bu tür kirli faaliyetler ayyuka çıkmış durumda. Bu yetmezmiş gibi Kosova’daki sefire Kıvılcım Kılıç’ın liderliğinde faaliyet gösteren diplomatik misyonun, Kosova hükümetine bilgi vermeden el altından ayarladıkları yerel istihbarat unsurları ile birlikte masum 6 Türk vatandaşını kaçırması, elçiliklerin haydutlukta kullanılması konusunda yeni bir aşamaya gelindiğine işaret ediyor.

PRİŞTİNE BÜYÜKELÇİLİĞİ, HAYDUTLUKTA ELÇİLİKLERİN ROLÜNÜ GÖSTERDİ
Priştine Büyükelçiliği’nin uluslararası hukukun gerektirdiği iade prosedürlerinin hiçbirine riayet edilmeksizin, yani apaçık bir haydutlukla, 6 vatandaşın kaçırılarak hukuk dışı bir şekilde Türkiye’ye götürülmesinde oynadığı etkin rol, Erdoğan rejiminin hak-hukuk tanımazlıkta vardığı noktayı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Böylece, hem uluslararası hukuka saygısızlıkta hem de orkestrasyonunu yaptığı haydutluklarda Erdoğan rejiminin Türkiye’nin diplomatik misyonlarını nasıl bir pervasızlıkla kullanabileceğini cümle aleme göstermiş oldu.

Kosova’da çok ciddi tepkileri tetiklemekle kalmayıp ciddi iç siyasi çalkantılara da yol açan adam kaçırma skandalından konunun muhatabı olan herkesin çıkarması gereken ciddi dersler var. Bunlara kendi toprakları üzerinde Türk elçilikleri ve diğer diplomatik misyonları bulunan ülkelerin yönetimleri de dahil. Kosova ve Malezya örneklerinde olduğu gibi, diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalıkların arkasına sığınarak insan kaçırmaların, işkence ve kötü muamele, mülteci casusluğu, fişleme, tehdit ve tedhiş eylemlerinin merkezi haline gelen Türk büyükelçiliklerinin ve konsolosluklarının faaliyetlerinin çok daha yakından takibe alınmasının gereği umarım anlaşılmıştır.

1961 Viyana Diplomasi İlişkileri Sözleşmesi ve 1963 Viyana Konsolosluk İlişkileri Sözleşmesi’nin uluslararası ilişkilerin daha rahat ve daha güvenli bir şekilde yürütülmesi amacıyla diplomatlara sağladığı dokunulmazlıkları ve ayrıcalıkları gerek diplomatların, gerekse diplomat hüviyetine büründürülmüş resmi ya da gayr-i resmi kişilerin istismarının önüne geçmenin vakti çoktan geldi. Bugün kendi vatandaşlarına yönelik sergiledikleri haydutluklarla ulusal ve uluslararası hukuku, diplomatik ve yargısal prosedürleri ihlalde tereddüt etmeyen Erdoğan rejiminin, diplomatik kılıflı uzun kollarının, yarın aynı dokunulmazlık ve ayrıcalıkları istismar etmek suretiyle ev sahibi ülkelerin huzur, istikrar ve güvenliğini tehdit etmeyeceklerinin hiçbir garantisi yoktur. Neler olabileceğini anlamak isteyenler için, dillerinden tehditlerin eksik olmadığı Erdoğan ve yandaşlarının söylemlerine azıcık kulak kabartmaları kafi olur sanırım.

DİYANET, TİKA, TRT, ANADOLU AJANSI VE DİĞERLERİ…
Sadece şişirdiği elçilik ve konsolosluk personeli aracılığıyla değil Diyanet, TİKA, TRT, Anadolu Ajansı ve benzeri kamu kurumları üzerinden kamufle ettiği binlerce radikal İslamcı ajanı casusluk ve tedhiş için Batılı ülkelere yığan Erdoğan rejiminin, bu yığınakla sadece kendi muhalif vatandaşlarını tehdit edeceğini düşünmek herhalde büyük bir yanılgı olacaktır. Bununla birlikte, diplomatik pasaportu olan şahısların örtülü ya da açık yürüttükleri hukuk dışı eylemlere karşı ev sahibi ülkelerin yapabileceklerinin alanı maalesef oldukça sınırlı. Yine de insan haklarına ve evrensel hukuka kıymet veren demokratik ülkelerin bugün uluslararası hukuku, barışı, istikrarı ve güvenliği tehdit eden Rusya’ya yaptığına benzer bir uygulamayı Erdoğan rejimi için de yapmalarının önünde herhangi bir engel bulunmuyor.

Hiçbir değere sadakati olmadığından, hiçbir kurala, evrensel teamüle ve genel kabule uymadığından asla tahmin edilemez ve asla öngörülemez serseri mayın niteliğindeki bir karaktere bürünen Erdoğan rejimi, aslında bugün Rusya’dan bile büyük bir tehdit ve tehlike arz ediyor. Bu yüzden, bulundukları ülkelerde her türlü hukuksuzluğa ve haydutluğa alet olma potansiyellerinin fazlasıyla bulunduğunu ispatlamış olan Erdoğan rejiminin uzun kolları niteliğindeki elçilik ve konsoloslukların yakın takibe alınması kaçınılmaz görünüyor. Hatta, ev sahibi ülkelerin sadece takiple yetinmeyip İslamofaşist Erdoğan rejiminin uzantısı elçilik ve konsolosluklarda görev yapan personel sayısını en aza indirmesi, kurum temsilcilikleri adı altında ya da örgütlediği sözde sivil toplum örgütleri kılığında Batılı ülkelere yığdığı ajanları bir an önce Türkiye’ye geri göndermesi gerekiyor.

Erdoğan’ın en son Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron’a yaptığı gibi sıklıkla batılı ülke yönetimlerini terörle ve şiddetle tehdit etmesinin arkaplanında da bahsini ettiğimiz resmi ya da gayr-i resimi uzantıları üzerinden bu tehditleri gerçekleştirebileceğini düşündüğü söz konusu altyapıya duyduğu güven bulunuyor.

Dört başı mamur bir haydut devlete dönüşen Erdoğan rejiminin, uluslararası ilişkilerin belirli bir saygı ve nezaket dahilinde gerçekleşmesini temin eden uluslararası hukukun kurum ve kurallarına hiçbir saygı duymadığı ortada. Hal böyle iken, uluslararası örf ve âdet hukukunun temel bir ilkesini oluşturan, dış ülkelerdeki yabancı diplomatik temsilcileri uluslararası çatışma zamanında bile koruma ve uluslararası medeni ilişkilerin geliştirilmesi amacından kaynaklanan diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalığın Erdoğan’ın dış uzantıları tarafından kötüye kullanılmasının mutlaka önüne geçilmesi gerekiyor.

BÜYÜKELÇİLER İSLAMOFAŞİST ERDOĞAN’I HAKKIYLA TEMSİL EDİYOR
Bugün Türk büyükelçilikleri, paradoksal olarak resmi diplomatik tanımlarına tam karşılık gelecek şekilde, hak, hukuk, ahlak tanımaz İslamofaşist bir despot olan Erdoğan’ı hakkıyla temsil etmekte son derece başarılılar. Diplomatik personele dokunulmazlık anlayışının işlevsel gereklilik kadar kişisel temsil yaklaşımına da dayandığı göz önünde bulundurulacak olursa, Erdoğan’ın yaygın eleştiri ve nefret çeken söylem, davranış ve eylemlerinin elçilikler ve diğer diplomatik temsilcilikler aracılığıyla aynen temsil edildiği de rahatlıkla söylenebilir.

Madem ki diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalıklar hem diplomatik misyonun tam anlamıyla yerine getirilmesini sağlamaya, hem de diplomatların gönderen devletin kişiliğini temsil etmeleri misyonuna dayanmaktadır, öyleyse gönderen devletin karakterinin tam teşekküllü bir haydut devlete dönüşmesi, o devletin diplomatik misyonlarını da otomatikman söz konusu haydutlukları ve hukuksuzlukları mükemmelen temsil eder hale getirme potansiyeli taşımaktadır. Hatta bununla da kalmayıp, en son Kosova örneğinde görüldüğü gibi, diplomatik misyonlar aracılığıyla o haydutlukların ve hukuksuzlukların söz konusu diplomatik temsilcilerin görev yaptıkları ülkelere taşınmasına da fiilen yol açmaktadır.
Hem madem ki, hesap verebilirlik genel kuralının bir istisnası olarak, uluslararası hukuk diplomatlar için belirli durumlarda hukuki kovuşturmadan bağışıklığı kabul etmektedir, öyleyse yoldan çıkmış haydut bir rejimin doğal olarak yoldan çıkmış kabul edilebilecek dış temsilcilerinin verebileceği zararı asgariye indirmenin en kestirme yolu, bu imtiyazın verildiği insan sayısını olabildiğince azaltmaktan geçmektedir. Bunu yapmanın yolu da ya baştan görev almayı planladıkları ülkelere gelmelerini reddetmekten ya da Erdoğan rejiminin talimatları ve beklentileri doğrultusunda işledikleri suçlar gerekçe gösterilip istenmeyen adam (persona non-grata) ilan edilerek geldikleri yere gönderilmelerinden geçmektedir. Tıpkı bugün demokratik ülkelerin yoldan çıkmış Rusya’ya yaptıkları gibi.
Böylece, kural olarak, bir diplomatın kişisel dokunulmazlığa sahip bulunduğunu, kişiliğine saygı hakkı olduğunu ve hiçbir şekilde tutuklanamayacağını veya gözaltına alınamayacağını emreden 1961 Viyana Sözleşmesi’nin 29. Maddesi’nin yol açacağı ev sahibi ülkelerin yabancı diplomatlar eliyle işlenecek suçlara karşı eli kolunu bağlama riski minimize edilecektir. Bu sayede, illegal bir şekilde kaçırılan masum insanların uluslararası hukukun gerektirdiği asgari prosedürlere aykırı şekilde yaşadıkları ülkeden bir oldu bittiyle götürülmeleri karşısında sergilenen çaresizlik ihtimali de azaltılmış olacaktır.

DİPLOMATLAR İMTİYAZLARI KULLANIYOR, YÜKÜMLÜLÜKTEN KAÇIYOR
Diplomatik statüye sahip personel açısından, genel uluslararası hukuk kuralları ve devletler arasında yapılmış bulunan antlaşmalar, diplomasi personeline birtakım haklar tanırken kaçınılmaz olarak bu hakların ve imtiyazların belirli yükümlülükler çerçevesinde kullanılmasını da öngörmektedir. Malezya, Pakistan, İsviçre, Myanmar ve son olarak Kosova örnekleri despot Erdoğan rejimini temsil eden diplomatik misyonların bu yükümlülükleri hakkıyla yerine getirdiklerini söylememize imkan bırakmamaktadır.

Mesela Kosova örneğinde, 1961 Viyana Sözleşmesi’nin 41. Maddesi’nin 1. fıkrasında ifade edilen “diplomasi personelinin kabul eden devletin iç işlerine karışmama ve hukuk ve düzenlemelerine saygı gösterme yükümlülüğü” o ülkenin hukuki prosedürlerine ve iade süreçlerine riayet etmeksizin adam kaçırma yoluyla açıktan ihlal edilmiştir. Oysa diplomatik dokunulmazlık statüsü, bir diplomata bulunduğu ülkenin hukuk ve düzenlemelerine saygı yükümlülüğünü ortadan kaldırmamaktadır. Yani dokunulmazlıklar ve ayrıcalıklar diplomatların hukukun üstünde olduğu anlamına gelmemektedir.
Nitekim, uluslararası hukukta tanınan diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalıklar, 1961 Viyana Sözleşmesi’nin başlangıcında ifade edildiği üzere, kişisel yararları değil, uluslararası diplomatik misyonda etkinliği amaçlamaktadır. Bir diplomat söz konusu dokunulmazlık veya ayrıcalıkları kendi kişisel çıkarına kötüye kullanamayacağı gibi, bulunduğu ülkenin huzuruna, istikrarına, güvenliğine ve refahına zarar verici şekilde de kullanamaz. Oysa, Türkiye’nin Priştine Büyükelçiliği’nin odağına yerleştiği skandal, Kosova’da nitelikli eğitime darbe indirmek suretiyle hem ülkenin refahına hem de bir çeşit hükümet krizine yol açmak suretiyle istikrar ve güvenliğine ciddi bir risk oluşturmuştur.

LİBYA’NIN LONDRA ELÇİLİĞİNDE YAŞANANLARDAN DERS ÇIKARILMALI

Kosova skandalı, diplomatik dokunmazlık ve ayrıcalıkların elçilik binalarını da kapsıyor olmasından istifade eden bir haydut devletin yapabileceklerinin somut bir örneğini teşkil etmiştir. Ev sahibi ülkelerin zamanlıca tedbir almamaları durumunda, Türkiye’deki radikalleşmenin paralelinde yurtdışında konumlandırılan büyükelçilik ve konsolosluk binalarının 1969 yılında Libya’da gerçekleşen Kaddafi darbesini takiben Halk Bürosu adı altında yeniden şekillendirilen ülkenin diplomatik temsilciliklerinin oluşturduğuna benzer bir tehlike oluşturma riski büyüktür.

Hatırlanacağı gibi darbe sonrasında Kaddafi, ülkenin diplomatik misyonlarına öğrencilerden oluşan devrimci komiteler göndermiş, bunu diplomatik ayrıcalıkların kötüye kullanılmasını içeren faaliyetler takip etmişti. Bu durumun yol açtığı en acı tecrübelerden biri Londra’da yaşanmıştı. Libya’nın Londra Büyükelçiliği, diğer elçilikler gibi, Halk Bürosu adını almış ve burada görev yapan 22 diplomat devrimci öğrenci komitesi tarafından yetkisiz ilân edilmişti. İngiltere’nin bu durumu kabul etmeyerek usulüne uygun atanmış diplomatik görevlilerle ilişkilerini sürdürmek istemesi iki ülke arasında ilişkileri germişti.

17 Nisan 1984 günü Libya’nın hukuksuz uygulamalarını protesto eden bir gruba Libya Büyükelçiliği binasından ateş edilmişti. Bunun sonucunda 11 gösterici yaralanırken 1 polis memuru hayatını kaybetmişti. Olayın hemen ardından, İngiliz kolluk kuvvetleri elçilik binasının etrafını kuşatmış, Libya da bu duruma Trablus’taki İngiltere Büyükelçiliğini kuşatarak karşılık vermişti. İngiliz yetkililerin, elçilik binasına giriş için istedikleri iznin reddedilmesi üzerine Libya ile diplomatik ilişkiler kesilmişi.

Bu olay, “Kabul eden Devlet, silahlı çatışma halinde dahi, malları ve arşivleri ile birlikte misyonun binalarına saygı gösterir ve bunları korur,” şeklindeki Viyana Sözleşmesi’nin 45. Maddesi’nin a fıkrasındaki hükmün nasıl kötüye kullanılabileceğini net bir şekilde gösteren acı bir örnek olmuştur. Kosova’da illegal bir şekilde kaçırılan 6 vatandaşımızın, iddia edildiği şekliyle, bir süreliğine Türkiye’nin Priştine Büyükelçiliği Binası’nda tutulması ve burada çekilen fotoğraflarının servis edilmesi dokunulmazlığa haiz diplomatik binaların bir haydut devletin elinde ne tür haydutluklara mekan olabileceğine dair ciddi bir fikir veriyor.

KONSOLOSLUK VE DİPLOMAT SAYISI MİNİMİZE EDİLMELİ

Peki ne yapmalı? Yapılacak olan belli. Söylediğim gibi, demokratik ülkeler Libya örneğini göz önünde bulundurarak başlarına çok daha büyük gaileler açmalarına fırsat vermeden Erdoğan rejiminin hukuksuzluklarını başka ülkelere taşıyan ve Erdoğan despotizminin uzun kolları gibi işlev gören Türkiye’nin diplomatik temsilciliklerinin (konsoloslukların) ve bu temsilciliklerdeki görevlilerin sayısını asgariye indirmeli. Çeşitli isimler altında casusluk ve tedhiş faaliyetleri yürüten resmi kurumların faaliyet izinlerini derhal iptal edilmeli. O yolla sözkonusu ülkelere gelenler usulünce sınırdışı edilmeli. Demokratik ülkeler, Türkiye, tipik bir haydut devlete dönüşen Erdoğan rejiminden kuruluncaya kadar bu siyasetini kararlılıkla sürdürmelidir.

Bugün kulaklara aşırı gibi gelme pahasına da olsa bu tedbirlerin zamanlıca alınmaması durumunda ise meydana gelebilecek felaketlerden en az İslamofaşist Erdoğan rejimi kadar demokratik ülkelerin hükümetleri de sorumlu olacaktır. Bizden uyarması…

Yorum | Bülent Keneş

UkraynaHaber.com WhatsApp ihbar hattı herkese açık…
Doğru ve tarafsız habercilikle tanışın…

Etiketler

Ukrayna Haber

Ukrayna'nın, ilk Türkçe haber sitesi.

Bir Cevap Yazın

İlgili Makaleler