HaberlerŞükrettin Aslanoğlu

Zaman durunca

Reklam

Receb-i Şerîf’in 27. gecesi mîracın yıldönümü…

Neydi, nasıldı mîracın atmosferi?…

Ahmet Hamdi Tanpınar derdi değil mi:

‘‘Ne içindeyim zamanın

Ne de büsbütün dışında

Yekpâre, geniş bir ânın

Parçalanmaz akışında’’

Mîracı elbetteki bu, anlatmaya yetmez. Ama zaman durmuştuyu, zaman yoktuyu nasıl anlatacağız ki?!..

Bir garip rüya rengiyle

Uyuşmuş gibi her şekil,

Rüzgarda uçan tüy bile

Benim kadar hafif değil.

Başım sükutu öğüten

Uçsuz bucaksız değirmen;

İçim muradına ermiş

Abasız, postsuz bir derviş.

 

Kökü bende bir sarmaşık

Olmuş dünya sezmekteyim,

Mavi, masmavi bir ışık

Ortasında yüzmekteyim.

 

Veya Nesimî gibi:

‘‘Bana Hakk’tan nida geldi

Gel ey aşık ki, mahremsin

Bura mahrem makamıdır

Seni ehl-i vefa gördük

Mekanım lâmekân oldu

Bu cismim cümle cân oldu

Nazar-ı Hakk ayân oldu

Özüm mest-i likâ gördüm.

Beni mesteyleyen daim

O meyden Mustafâ gördüm.’’ deyiş de adeta bir mîraç tasviridir.

Nebi sallallahu aleyhi ve sellemin hep hüzün dolu hayatının hüzün zirvesine ulaştığı senetü’l-hüzün’ün ardından gerçekleştiği aktarılan Mîraç…

Hz. Hatice (r.anha) vefat etmiş, hayat arkadaşı, gönlünü yasladığı insan…

Ebû Talib vefat etmiş, kırk yıllık himaye edicisi…

İki buçuk yıllık boykotun acıları da daha taze midir?

Taif’teki taşlanmada o zamana mı denk düşer?!…

İnsanların taşlardan ağır sözleri:

Sen peygambersen ben Kâbe’nin örtüsünü çalayım…

Allah peygamber olarak bir melek gönderseydi…

Peygambersen –hâşâ- büyüklendiğinden bizle konuşmazsın…

Taif o vakte denk gelmese, bu çirkef sözler o yükselişin, urûcun arefesinde olmasa…

Hayat-ı seniyyeleri hep ızdırap, hep hüzün değil miydi?!…

Hüzünle yoğrula yoğrula Kurb-i Huzur’a hazırlanmamış mıydı?!…

Hüzün sayesinde Rabbiyle konuşur,hüzün sayesinde Rabbini ‘görür’olmuştu…

“Sohbete müşerref olup, rü’yet-i cemal-i İlahîye (Allah’ın güzelliğini görmeye) mazhar olarak (kavuşarak), fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir.”

Rabbimiz’e bu yakınlıkla alakalı bir meâl-tefsirden uzunca bir alıntı mazur görülecekse…

Necm Sûresi’nden…

‘‘Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

1. Batmaya yöneldiği zaman yıldıza andolsun ki,

2. Arkadaşınız (Muhammed) ne yanıldı ve doğru yoldan saptı, ne de aldanıp yanlış bir yol tuttu. 3. O, asla heva ve hevesinden konuşmaz;

4. O’nun (Din adına) size söyledikleri, ancak kendisine vahyolunan vahiyden ibarettir.(1)

5. (Kur’ân’ı) O’na o pek güçlü ve kuvvetli (Cebrail) öğretti;

6. Pek metin, kemal ve üstün melekeler sahibi. O, aslî şekli ve bütün haşmetiyle doğruldu.(2) 7. O esnada, ufkun en yüksek noktasında idi.(3)

8. Sonra aşağı doğru meyletti ve yaklaştı.

9. Öyle ki, arada (yan yana konmuş) iki yay aralığı kadar bir mesafe kaldı, hattâ daha da az.

10. Ve böylece kuluna vahyetmek dilediği her şeyi vahyetti.(4)

11. O’nun (gözleriyle gördüğünü) kalb yalanlamadı.(5)

12. Şimdi siz kalkmış, O’nun gördükleri konusunda kendisiyle münakaşa mı ediyorsunuz?

13. O’nu bir başka (ikinci) inişinde daha gördü,

14. Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında.(6)

15. Onun yanında da Cennetü’l-Me’vâ (Barınma Cenneti) vardır.

16. O anda Sidre’yi bürüyen (İlâhî feyz), onu sardıkça sarıyordu.

17. Rasûl’ün gözü başka yana kaymadı (ki, gördüğünü yanlış görmüş olsun), görebileceğinin ötesine yönelmedi (ki, bir illüzyon görmüş olsun).

18. Kesinlikle Rabbisinin en büyük bazı âyetlerini gördü.(7)

  1. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bu sûreyi Kâbe’de hem mü’minlere hem de müşriklere okuyup tebliğ etmiştir. Müşrikler, Kur’ân’ı ve Allah Rasûlü’nün risaletini inkâr için mazeretler arıyor ve onları nasıl nitelemeleri gerektiği konusunda aralarında tartışıyorlardı. Dolayısıyla yukarıdaki âyetler, onların Kur’ân’ın İlâhî menşei ve Allah Rasûlü’nün risaleti konusunda oluşturmaya çalıştıkları bütün şüphe sis ve bulutlarını dağıtmaktadır. Kur’ân’da pek çok âyette Cenab–ı Allah (c.c.), kâinattaki bazı nesnelere yemin eder. Bu sûre de böyle bir yeminle başlamaktadır. Burada batmaya yöneldiği anda yıldıza yemin edilmesinin pek çok manâları vardır. Kısaca, böyle bir yeminle öncelikle, gök cisimlerinin asla ilâh olamayacağı ve kendilerine ibadet edilemeyeceği anlatılmaktadır (Bkn: En’âm Sûresi/6: 76, not 16). Bilindiği gibi, Mekke müşrikleri gök cisimlerine de, bu arada özellikle Şira yıldızına da taparlardı (Bu sûrede âyet 49). Yine bu yeminle, yıldızın batma zamanı gecenin bitip, güneşin doğma ve aydınlığın dünyayı sarmaya başlama zamanı olduğu için, İslâm güneşinin doğmak üzere olduğuna bir telmih yapılmaktadır. Bu yeminin, sûrede bazı yanlarıyla kendisine temas edilen Allah Rasûlü’nün miracıyla da bir münasebeti olmalıdır. Birinci âyette yıldız olarak tercüme edilen necm kelimesinin bir manâsı da, “Kur’ân’ın vahyinden bir defada inen bölüm”dür. Dolayısıyla âyette, Kur’ân’ın bölüm bölüm indirilmesine de işaret vardır.
  2. Âyette tasvir edilen zât Hz. Cebrail (a.s.) olabileceği gibi –ki mealde bu tercih edilmiştir– aynı derecede Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm da olabilir. Bu ikinci durumda manâ şöyle olur: “(Rasûl,) Kur’ân’ı almakla tam mükemmeliyete ve en büyük makama ulaştı.”
  3. Hz. Cebrail (a.s.), Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’a çeşitli şekillerde gelmiş, Allah Rasûlü O’nu iki defa aslî şekliyle görmüştür. Bunlardan biri, ilk vahyi aldıktan sonra Nur Dağı’ndan indiğinde gerçekleşmiş, diğeri ise, aşağıda 13’üncü âyette temas edileceği üzere, Miraç’tan dönerken vukû bulmuştur. Bu âyet, bunlardan birincisine işaret etmektedir. Âyette kastedilen Allah Rasûlü ise, bu defa manâ, O’nun yaratıklar içindeki eşsiz büyüklüğü şeklinde olur.
  4. Bu âyet de, öncekiler gibi, hem Hz. Cebrail’in Allah Rasûlü’ne aslî sûretiyle görünüp vahiy getirmesine, hem de Allah Rasûlü’nün Miraç’ta Hz. Allah (c.c.) ile bütün nicelik ve nitelik boyutlarının ötesinde mülâki olmasına işarette bulunmaktadır denebilir. Birinci durumda âyetlerin manâsı, Hz. Cebrail’in gökteki kendi makamından sarkıp, yerde Allah Rasûlü’ne iyice yaklaştığı ve bu şekilde Cenab–ı Allah’ın kulu Rasûlü’ne gönderdiği vahyi ilettiği şeklinde; ikinci durumda ise, Cenab–ı Allah’ın kulu Allah Rasûlü’nü Miraç’ta Kendisi’ne iyice yaklaştırdığı ve Allah Rasûlü’nün bir yaratılmışın yükselebileceği en yüksek makama yükseldiği, aradaki mesafenin yan yana konmuş iki yay arası kadar kaldığı şeklinde olur. İkinci durumdaki bu kâbe kavseyni ev ednâ teşbihi ve ifade ettiği manâ üzerinde bilhassa ehl–i Tasavvuf çok durmuştur. Gerçekten bu teşbih, bir yandan Allah Rasûlü’nün şahsında insanın ulaşabileceği son makama, diğer yandan, zaruri varlık âlemi (vücub) ile mümkün varlık âlemi, bir diger ifadeyle, Ulûhiyet ile kulluk arasındaki aşılmaz sınıra işaret etmektedir. Miraç’ta ulaşılan bu makamda Allah Rasûlü (sa.s.) beş vakit namazı bir emir ve Mirac’ın en büyük meyvesi, hediyesi olarak alıp ümmetine getirmiştir. Bu sebeple beş vakit namazda Miraç manâsı vardır ve her mü’min, derecesine, namazı kılmadaki dikkat ve şuuruna göre kalbinde bir miraç gerçekleş- tirebilir.
  5. Âyette ‘kalb’ olarak tercüme edilen kelimenin aslı fuâddır. Fuâd aslında, (manevî) kalbin merkezidir. Kalbin görme ve işitme duyuları olduğu gibi, onun bu duyularıyla aldığı ‘duyum’ları manâlandırıp idrak haline getiren fuâd, yani kalbin iç idrak merkezidir.
  6. Bu ağaç, Vücûb (zaruri varlık âlemi) ile mümkün (yaratılmış) varlık âlemi arasındaki sınırı simgeler.
  7. Allah Rasûlü’nün gördüğü en büyük âyetlerin neler olduğu kesin değildir. Cenab–ı Allah (c.c.), Rasûlü’nü Miraç’ta en büyük âyetlerinden bazılarını görsün diye varlık âleminin en yüksek, en engin boyutlarında seyahat ettirdi (İsrâ Sûresi/17: 1). Âyetten anlaşıldığı kadarıyla, Cenab–ı Allah’ın normal beşer idrakinin ötesindeki tecellilerinden oluşan bu âyetler, deliller, ancak gözle görülerek idrak edilebilirdi ve yaratılmışların en büyüğü olarak onları ancak Allah Rasûlü görebilirdi ve gördü. Onları dil ile ifade etmek, tasvir etmek mümkün olmasa gerektir.

İsrâ Sûresi’nden…

Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.

  1. Kulu (Muhammed’i Ulûhiyet ve Rubûbiyetimizle ilgili) bazı büyük işaret ve delilleri kendisine göstermek için bir gece Mescid-i Haram’dan etrafını bereketlerle donattığımız ve katımızda mübarekliği bulunan Mescid-i Aksâ’ya götüren O şanı yüce Zât, her türlü noksanlıktan, âcizlikten ve ihtiyaçtan uzaktır. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. ’’(Allah Kelamı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Ali Ünal, Define Yayınları)

 

Ne kadar sürdü bu seyahat?

Ne kadar zamandı bu mükâleme, konuşma?…

Zaman yok…

Mekân neresiydi?!…

Mekânsızlık…

Eşsiz bir yolculuk…

Bu yüce ‘ziyaret’ hediyeleriyle de eşsiz…

Beş vakit namaz…

‘‘Amenerrasulü’’ ayetleri…

‘‘Ettehıyyatü’’ duası…

Her namazımızda miraca ulaşabilme ümidi…

Her namazımızda,duamızda kulluk mîracına erme duasıyla…

Hüzünler, ızdıraplar, sabır, ‘‘zamanın çıldrtıcılığı’’na sabır, taşlanmalar bizi inşaAllah kendi boyumuzda mîraca ulaştıracaktır…

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Taif dönüşü duasıyla…

‘‘… bir ümitle gittiği Tâif’ten taşlanarak kovulunca, o müsamahasız atmosferden sıyrılıp bir ağacın altına iltica eder etmez, vücudundan akan kana, yarılan başına ve yaralanan ayaklarına aldırmadan Cenâb-ı Hakk’a el açarak söylediği sözler hem pek hazîn hem de kulluk âdâbı adına çok ibretâmizdir:

اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي. إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ. لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ

“Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa, işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musîbet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Vechine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

ŞÜKRETTİN ASLANOĞLU | UKRAYNAHABER.COM

Reklam
Etiketler
Reklam

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close