DünyaGündemHaberler

[OKYANUS ÖTESİ] Sikorsky’nin düştüğü 18. ocak burasıydı

14’ü Özel Harekât timinden toplam 17 askerimizi operasyonlara takviye birlik olarak götüren Sikorsky helikopterinin dağa çakılarak düştüğü ve hepsinin birden şehit olduğu haberi sabah haber özetleri verilirken intikal ettirildi.

11 Kasım günü gazetelerimizin; “Dağ gibi acı, 17 şehit Türkiye’nin yüreğine düştüler, 17 Sikorsky aynı anda 17 ocağa düştü, Şehitlere yandık, Öyle bir acı ki, 17 ocağa ateş düştü, Yüreğimiz yanıyor, Arkadaşları için canlarını verdiler” vb. başlıkları manşetlerine taşıyan gazeteciler, haberin intikalinden sonra burada yaşanan havayı, üzüntüyü, gam ve kederi görselerdi, atacakları manşet bunlardan farklı olmaz, hatta çok daha öte şeyler söylerlerdi.

“Ateş önce beni sonra düştüğü yeri yakar” diyen ve bunu insanlığın kemal zirvesine ait ölçülerden biri olarak vaz’eden Hocaefendi’den zaten daha farklı bir davranış beklenmezdi. “Yaşamayan bilmez” deyiminin tam da kullanılacağı zemin olarak görüyorum şimdi bu satırları kaleme alırken; zira harfler, kelimeler, cümleler, kavramlar, edebiyatın tasvirinden teşbihine çeşitli anlatım sanatları bana yardım etmiyor dün yaşadıklarımı anlatmak için. Ama illa bir şey demem gerekiyorsa, en basitinden şunu diyebilirim; akrabaları ile birlikte 17 şehidimizin bütün aile efradının evlerinde yaşanan hüznün bir tek farkıyla kat kat fazlasının burada yaşandığını rahatlıkla söyleyebilirim. O fark ise; sakinleştirici iğne yapma teklifini “bırakın şehidime ağlayayım” diyen baba misali feryad u figan yokluğu.

Evet; feryad u figan yoktu ama herkesin üzerine karabasan gibi çöken ağır bir hüzün havası vardı. Tebessüm için dahi olsa dudakların geriye gitmesine mani olan, anlatılması, tasviri adeta imkânsız bir atmosfer vardı ve bu atmosfer akşam namazından sonraya kadar devam etti. Konuşan diller adeta lal kesildi. Her fırsatı değerlendirip sohbet-i canan adına bir yol bulup kalblere feyiz olup akan hikmet damlacıkları durdu. Sikorsky helikopterinin düştüğü 18. ocak kesinlikle burasıydı.

Akşam namazı sonrası iki elin parmak sayısını geçmeyecek ölçüde insanla huzurdayız. Dost ve arkadaş olma, dostluk ve arkadaşlık yapma değil -zira bunları kâmil manada yapabilmek için aynı frekansı paylaşmak lazım- belki kısa bir zaman dilimi için bile olsa yalnızlığı giderme, fırsat doğarsa gündemle alakalı birkaç soru ile konuşmasını sağlama ve bu vesile ile efkarını öğrenme imkânı olur düşüncesindeyiz. Haber bültenini yenice dinlemiş ve televizyonu kapatmıştı. Mübalâğasız bir 4-5 dakika ağzından çıt çıkmadı. Akıttığı gözyaşlarından, uykusuz geçen gecelerinden olsa gerek alt tarafları adeta torba torba olmuş gözleriyle herkesi teker teker süzdü. Kim bilir neler düşünüyordu bizleri süzerken. Aklından neler neler geçiyordu. Bu minval üzere devam eder ve kendiliğinden konuşmaya başlarsa öğrenebilecektik bunu. Ve oldu. Kendiliğinden konuşmaya başladı. “Türkiye’de o kadar çok felaket var ki!” dedi önce. “Helikopter kazası ve 17 şehit, kar, fırtına, bora, yağmur, sel. Her tarafta bir felaket, bir musibet var. İhtimal çok aşkın bir mesavi irtikap ediliyor. Bunun karşısında Müslümanca bir dik duruş da yok. Bunları ıslah etmeye gayret gösterenlerin gayreti de ihtimal yeterli değil. Olsaydı, Allah bu felaketleri, musibetleri göndermezdi.” Sonra Hud Sûresi 117. ayetini okudu. Orada Allah şöyle buyuruyor: “Rabb’in, halkı dürüst hareket eden, hem kendi nefisleri hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helak etmez.”

İnancın, imanın göstergesi bu son cümle. Sandy kasırgasında zarar görenler için de aynı şeyi demişti daha bir hafta önce. “Eğer tam inansaydık, bir tane ağaç devrilmezdi”, “Devrilen ağaçlar inhirafımızın göstergesi” diye. Neden? Çünkü yeryüzünde her şey O’nun elindedir. O, ol der ve olur, olmamasını dilediği şey de olmaz. Mühim olan felaketler, musibetler noktasında olmamasını dileyecek bir duruş sergileyebilmek, İlahi iradenin bu şekliyle tecellisine zemin hazırlayabilmek, o kıvamı tutturabilmek. Bakış açımız, kabulümüz, iman ve iz’anımız bu olursa, Hocaefendi’nin bu tahlilinin anlaşılmayacak bir yanı yok. İtirazlara medar olmaması için bir cümle ilave edeyim sözün burasında; cebriyeci bir bakışla maddî sebepleri bütün bütün devre dışı bırakmak değildir bu.

Kısa bir süre suskunluktan sonra söze başlangıç yapmak için kardeşi Hasbi Nidai Gülen’in taziyeleri ile alakalı birkaç aktarımda bulunmak istedi birisi. “Centilmenlik” dedi. “Dinde öyle çok yeri olan bir şey değil; daha çok geleneklerde yerini alan bir husus. Çok teşekkür ederim.” dedi ve yine sözü başladığı yere getirdi. Demek zihni sürekli onunla meşguldü. “Umumi bir bohemlik var. Müslüman dünyada olmaması gerektiği ölçüde var belki de. Müthiş bir israf var. Bakın şu şehit ailelere. Hepsinin evinde feryad u figan var. Delicesine ağlıyorlar ve bizim elimizden de bir şey gelmiyor. O zaman elimizden gelen şeyleri düzgün yapalım. Yaptıklarımızı düzgün yapıp yapmadığımızı gözden geçirelim. Islahçılar olalım. Yoksa Allah’ın hırpalaması çok şiddetli olur.”

Sonra yine daldı. Haberlerde gördüğü bir manzaraya takılmış. Onu dile getirdi ve açıkça “kıstasları, ölçüleri kim belirliyor acaba?” diye sordu. Zira mesele son tahlilde itikada kadar uzayan ve orada karar kılan bir mevzuydu.

Ara fasıllarda geçen bazı şeyler de olunca artık yorulmuştu. Kalkarken son sözleri her zamanki gibi ilk sözleri oldu: Allah ile irtibat. “Eğer Allah ile münasebetiniz kavi ise çeşitli sıkıştırmalarda Allah sizi aradan sıyırır. Yol açar size. Bakın Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatına. Bugün dünya nüfusunun neredeyse üçte biri onun arkasında. Bakın asrın devasa kametine. Onca takipler, tazyikler, zehirlemelere rağmen eceliyle ruhunun ufkuna yürümüş.”

Başta söyledim; Sikorsky helikopterinin düştüğü 18. ocak burasıydı diye…

AHMET KURUCAN | ZAMAN –  a.kurucan@zaman.com.tr

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close